Büyük Saray (Eminönü)

İstanbul ili Eminönü ilçesinde, Sultanahmet Camisi'nin
güneyinde, Hipodromdan Marmara Denizi’ne kadar uzanan 100.000
m2’lik alanı Bizans’ın Büyük Sarayı kaplamıştır. Burada
birbirlerinden ayrı olarak Bukaleon, Hormistas, Mangan ve Dafne
gibi küçük saraylar yaptırılmıştır.
Büyük Saray çeşitli yapılar, tören salonları, kiliseler,
bahçeler ve oyun yerlerinden oluşan küçük bir şehir görünümünde
idi. Bu saraya İmparatorun Evi, Saray, Mukaddes Saray, Bukaleon,
Hipodrom Sarayı, Eski Saray ve Büyük Saray gibi isimler
verilmiştir.
İstanbul’daki Bizans İmparatorluk sarayları ile ilgili bilgiler
İmparator VI. Constantinos Porfirogennetos’un (913–959) Törenler
isimli kitabından öğrenilmektedir. Bunun yanı sıra A.Mortmann,
A.Dethier, J.Ebersolt, E.Maumbory, Th.Wiegand gibi
araştırmacılar bu bilgilerin ışığı altında yaptıkları kısa
süreli sondajlarla Büyük Saray’ı tanıtmaya çalışmışlardır.
İngiltere’nin Edinburg’taki St.Adrews Üniversitesi adına Dr.D.Russel’in
mali ve ilmi yardımları ile 1933-1938 yıllarında Prof.Dr. J.H.Baxter’in
burada yapmış olduğu kazılarda Büyük Saray’a ait mozaiklerin
büyük çoğunluğu ortaya çıkmıştır. Alman mimarlarından G.Martiny
kazı alanının planını çıkarmış ve bu çalışmaları yaparken de
mozaiklerle karşılaşmıştır. Mozaiklerin ortaya çıkışı ile
birlikte alan genişletilmiş ve bunun yanı sıra da mimari
elemanlar, çanak çömlek parçaları da bulunmuştur. Çalışmalar
3.500 m2’lik sütunlu bir avluyu ortaya çıkarmıştır. Çevresi 6
m2’lik sütunlu geçitlerle çevrili olan bu avlunun güneydoğu
kesiminde 25 m. uzunluğunda, 16.50 m. genişliğinde bir yapı ile
bağlantılı olduğu da görülmüştür.
II. Dünya Savaşı nedeniyle kazı çalışmaları yarıda kalmış,
ortaya çıkan mozaiklerin üzeri ince beton bir tabaka ile
kapatılmıştır. Prof.Dr.D.Talbot Rice 1951-1954 yıllarında Büyük
Saray mozaikleri üzerindeki çalışmaları yeniden başlatmış,
mozaikler temizlenmiş ve yeni parçalar da bulunmuştur. Bu arada
revaklı avlunun güneybatı, kuzeybatı bölümlerinde döşeme
parçaları bulunmuştur. Ayrıca bugün müze olarak açılan kuzeydoğu
bölümünde de 170 m.lik oldukça sağlam, iyi durumda bir mozaik
döşeme ile karşılaşılmıştır. Burada bulunan mozaik döşemenin
Bizans İmparatorluk atölyesinin eseri olduğu anlaşılmaktadır. Bu
atölyelerde imparatorluğun dört bir yanından gelen sanatçılar
çalıştırılmıştır.
Bizans İmparatorluk Sarayı’nın İstanbul’un arkeolojisine açıklık
getirmesi yönünden büyük önemi vardır. Sarayın çevresinde
Ayasofya, Aya İrini, Hipodrom, Sergios Bakkhos (Küçük Ayasofya)
gibi yapılar bulunuyordu. Kuzeydoğudan güneybatıya doğru eğimli
bir arazide kurulan bu saray kompleksi geniş teraslar ve
duvarlarla desteklenmiş, saray da meydana getirilen bu alanın
üzerinde kurulmuştur. Böylesine geniş bir alana yayılan sarayın
doğusunda Magnaura ile Khalke bölümleri, güneybatısında muhafız
alayı kışlaları ve diğer yan kuruluşlar yer alıyordu. Sarayın
batısında İmparatorun kabul salonu ile günlük yaşantısını
sürdürdüğü bölümler vardı.

İmparator I.Constantinius’un (306–337) başlattığı bu yapı
topluluğu, onu izleyen imparatorların yaptırdığı ilavelerle daha
da genişletilmiştir. I.Iustinianus (527-565), II.Iustinos
(565-578), V.Constantinos (741-775), Teophilos (829-842), I.Basileios
(867-886) ve VI. Leon’un (886-912) sarayın genişletilmesinde
büyük katkıları olmuştur. Sarayın kuzeybatısında Hipodrom, Zevk
Siopos Hamamları, güneybatı ve güneydoğusunda deniz, kuzeyinde
Ayasofya, Senato Binası ile Augusteion Meydanı bulunuyordu.
Sarayın görkemli girişini I.Constantinius yaptırmıştır. Buradaki
Khalke bölümünün altın yaldızlı kapısı ile Bizans kaynaklarından
öğrenildiğine göre, ilginç bir kubbesi vardı. Daphe diye
isimlendirilen oktogonal planlı yapının ortasında I.Constantinius’un
salonu bulunuyordu. İmparatorun yabancı devlet elçilerini kabul
ettiği Magnaura da yine bu dönemde yapılmıştır. II.Theodosius
zamanında (408-450) saray alanındaki çalışmalar Marmara
kıyılarına kadar yayılmıştı. Bu arada 409 yılında saray
yakınlarında özel yapıların yapılması da yasaklanmıştı. Nika
İhtilali sırasında, 532’de yakılan bu sarayı İmparator
Iustinianus yeniden yaptırmıştır. Bu sırada Khalke kapısının
içerisinde bulunan çeşitli heykeller, imparator tasvirleri ve
mozaikler de bu bölümü çok daha zenginleştirmiştir.
Iustinianus’un saray topluluğuna eklediği en önemli yapılardan
birisi de Çatladıkapı’daki Hormistas veya Bukaleon Sarayı diye
isimlendirilen bölümlerdir. Pek az kalıntının günümüze ulaşan bu
bölümün de imparatorun tahta çıkmadan önce tahta çıkmadan önce
yaşadığı mekânlar olduğu sanılmaktadır. Sarayın bu bölümleri XX.
yüzyılın başında buradan geçirilen Sirkeci demiryolunun yapımı
sırasında yıkılmış ve büyük bir kısmı da çevredeki yeni
yapılanmaların altında kalmıştır. Günümüzde sahil yolu üzerinde
mermer söveli pencereleri ile bu sarayın mahzeni ve görkemli
kapısı görülebilmektedir.
Saray II.Iustinianus zamanında batıya doğru genişletilmiş ve
buradaki yapılara son derece görkemli bir taht salonu
eklenmiştir. Oktogonal görünüşlü, küçük kubbeli bu taht salonu
bir bakıma İtalya’daki St.Vitale ile Sergios Bacus’a benziyordu.
İçerisi tümü ile mozaiklerle kaplanmıştı. Buradan Hipodroma
geçişi sağlayan Triklinos denilen geçit de yine bu dönemde
yapılmıştır. Bunun ardından V.Constantinius Hıristiyanlığın
kutsal eşyalarının korunduğu Meryem Kilisesini, I.Basileus da
Yunan haçı planlı Hagios Demetrius Kilisesini, hapishaneyi ve
Taykanisterion denilen oyun sahnesini yaptırmıştır. VII.
Constantinius Porphyrogennetos döneminde (913–959) eski sarayın
tümünü yeni baştan restore ettirmiştir.
Bizans imparatorlarının IV.-IX. Yüzyıllar arasında yaşadıkları
Büyük Saray X. yüzyıldan sonra önemini yitirmiştir. Komnenos
sülalesinin imparatorları Ahırkapı ile Sarayburnu arasındaki
Manganlar Sarayına ve Ayvansaray’daki Blakerna Sarayına önem
vermişlerdir. Bu dönemde Büyük Saray yalnızca resmi toplantılara
ayrılmıştır.

İstanbul’un Latin İstilası sırasında (1204–1261) kentin
birçok yapıları gibi Büyük Saray’da yağmalanmış ve kısmen
yıkılmıştır. İstanbul’u Latinlerden geri alan VII. Mikhael
Palaiologos (1259–1282) Blakerna Sarayının onarımı
tamamlanıncaya kadar Büyük Sarayda yaşamıştır. Bizans
İmparatorluğu’nun son yıllarında Büyük Saray kendi haline
bırakılmış, gereksinim duyuldukça yapı malzemeleri sökülmüş ve
başka yerlerde kullanılmıştır.
İstanbul’un fethinden 30 yıl kadar önce buraya gelen Floransalı
Buendelmonde Büyük Sarayın tamamen terk edildiğini ve bir taş
yığını görünümünde olduğunu belirtmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra Büyük Saray’ın bulunduğu alan,
şehrin yeniden yapılması ile ele alınmıştır. Bunun sonucu olarak
da sarayın kalıntıları çevrede yeni kurulan mahalleler arasında
kalmıştır. XVII. yüzyılda Sultanahmet Camisi’nin arastası bu
sarayın kalıntılarının üzerine yapılmıştır. Sultanahmet’teki
1865–1852 yıllarında çıkan yangınlar arasta ile birlikte Büyük
Saray kalıntılarının daha da harap olmasına neden olmuştur.
Büyük Saray’a ait bazı kalıntıların olduğu yerde mozaiklerin
ortaya çıkması üzerine bu bölüm “Mozaik Müzesi” ismi altında 3
Aralık 1953’te İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlı bir bölüm
olarak ziyarete açılmıştır. Açılan bu müze 26 Eylül 1979’da
Ayasofya Müzesi yönetimine bırakılmıştır. Günümüzde bu müzenin
ismi “Büyük Saray Mozaikleri Müzesi” olarak değiştirilmiştir.
Mangana (Manganlar) Sarayı (Eminönü)

İstanbul ili Eminönü ilçesi, Topkapı Sarayı ile Sarayburnu
Değirmen Kapısı arasındaki yamaç ve alanlarda Bizans döneminde
Mangana olarak isimlendirilen saray, savaş gereçlerinin depoları
ve Ayios Yeryios Manastırı bulunuyordu.
Mangana Sarayı başlangıçta İmparator I.Mihael’in (811–813) IX.
yüzyılda burada yaptırdığı bir köşk ve ona bağlı yapılardan
oluşmuştur. İmparatorun oğlu İgnatios burada yaşarken İmparator
I.Basileios (867–886) onu buradan çıkarmış ve patrik yapmıştır.
Bundan sonra saray kendi haline terk edilmiştir. Bizans
İmparatorları X.-XI. yüzyıllarda Büyük Sarayın yerine Mangana
Sarayını tercih etmişlerdir. Bu arada Mangana Sarayı Bizans’ın
gözden düşen saray mensuplarının hapsedildiği bir yer konumuna
gelmiştir.
XII. yüzyıldan sonra, büyük olasılıkla II.İsakion Angelos
(1185-1195) zamanında saray yıktırılmış ve taşları başka
yerlerde kullanılmak üzere sökülmüştür. İstanbul’un fethinden
sonra bazı kalıntılarının ayakta kaldığı kaynaklardan
öğrenilmektedir. Tarihçi Dukas’ın yazdığına göre, fetihten sonra
bu sarayın kalıntılarının olduğu yere dervişler yerleşmiş ve
burası bir dergâha dönüşmüştür. Topkapı Sarayı’nın yapımı ile
birlikte sarayın bulunduğu alan Sur-u Sultani ile çevrilmiş ve
saray Topkapı Sarayı’nın sınırları içerisinde kalmıştır.
I.Dünya Savaşı’nda İstanbul’un işgalinde Fransız birlikleri
sarayın bulunduğu yerdeki askeri depolara el koymuşlar, buradaki
sarayın mahzenlerinden ve sarnıçlarından yararlanmışlardır. R.Demangel
ve E.Mambory sarayın kalıntılarını incelemişler ve planlarını
çizmişlerdir. Fransız işgal ordusunun 1923’te İstanbul’dan
ayrılmasından sonra bu mahzen ve sarnıçlar kendi haline terk
edilmiştir.
R.Demangel ve E.Mambory’nin Manganlar Sarayı ile ilgili
verdikleri bilgilere göre; Mangana Sarayı’nın alt yapısına ait
olduğu sanılan büyük bir mahzen ile askeri depolara kadar uzanan
saray İncili Köşk’e kadar uzanıyordu. Buradaki 65x40 m.
genişliğindeki dikdörtgen planlı bir mekân olup, içerisinde paye
ve sütunlar bulunuyordu. Bu mekânın yanlarında da onları
tamamlayan daha dar mekânların izlerine değinilmiştir. Bütün bu
bölümlerin izleri kubbeli tonozlarla örtülmüştü.
Mangana Sarayı olarak tanımlanan bu yapının beş katlı olduğunu
İmparator I.Aleksios’un kızı Anna Komnena yazmıştır. Onun
söylediğine göre, sarayın son derece muhteşem bir görünümü
vardı. Mangana Sarayı ile ilgili bunun dışında kaynaklarda
yeterli bilgi bulunmamaktadır.
Tekfur Sarayı (Fatih)
İstanbul
ili Fatih ilçesinde, Edirnekapı ile Eğrikapı arasında Bizans
kara surlarına bitişik olan Tekfur Sarayı, Konstantin Sarayı,
Porfirogennetos Sarayı isimleri ile tanınmıştır. Halk arasında
bu saraya Tekir Sarayı ismi de yakıştırılmıştır.
Büyük Sarayın XII. Yüzyıldan sonra terk edilmesi ve yıkılmaya
bırakılmasından sonra Tekfur Sarayı önem kazanmıştır. Saray eski
sur duvarı ile Theodosios surları arasında üç katlı olarak kesme
taş, moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Sarayın alt katında ikiz
olarak düzenlenmiş dört kemerle önündeki avluya açılan 17 m.
uzunluğunda yüksek bir bodrumu bulunmaktadır. Bu bölümde yapılan
araştırmalarda iki dizi halinde sütunların on iki bölüme
ayrıldığı kalıntılarından anlaşılmaktadır. Üst katlarla bu bölüm
arasındaki mimari uyumsuzluktan alt katın daha erken dönemde
yapılmış bir yapıya ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu bodrumun
üzerindeki birinci kat avluya açılan kemerli pencerelerle
aydınlatılmıştır. Büyük kemerler içerisinde olan bu pencerelerin
iç tarafında, iki yanlarında nişler bulunmaktadır. Buradan bir
rampa ile çıkıldığı sanılan 24.00x11.00 m. ölçüsündeki üst katın
dört duvarına da pencereler açılmıştır. Ahşap döşemeli olduğu
sanılan bu kat sarayın en görkemli bölümüdür. Bu bölümün
doğu-güney köşesinde bulunan sura ait burcun üzerindeki mermer
konsollar bir balkonun varlığına da işaret etmektedir. Nitekim
bu balkon Piri Reis’in İstanbul minyatüründe de görülmektedir.
Güneye bakan cephenin ortasında şahniş şeklinde bir çıkma
bulunmaktadır. Aynı zamanda burada küçük bir şapele de yer
verilmiştir.
Sarayın
üst örtüsünün çifte meyilli ahşap bir çatı ile örtülü olduğu
alınlıklarından anlaşılmaktadır.
Sarayın şehre yönelik güney cephesi bezemesiz kesme taştan
yapılmıştır. Yalnızca üst kattaki pencerelerin kemerleri taş ve
tuğladan süslemelerle hareketli bir görünüme sokulmuştur. Avluya
yönelik cephe ise tuğla ile bezenmiştir. Böylece Tekfur
Sarayı’nın asıl cephesinin avluya bakan cephe olduğu
anlaşılmaktadır. Burada beyaz taş ve kırmızı tuğlalar bir arada
kullanılmıştır. İki katı birbirinden ayıran friz ile kemer
aralarındaki üçgen yüzeyler taş ve tuğlaların meydana getirdiği
geometrik motifler şeklindedir. Kemerlerin etrafında küçük süs
çömleklerinin harç içerisine yerleştirildiği de izlerden
anlaşılmaktadır.
Tekfur Sarayı tek başına bir yapı olmayıp, sur boyunca uzanan
bir saray topluluğunun bir bölümüdür. Nitekim bunun kuzeyinde
30–40 m. uzaklıkta bir başka pavyonun muntazam taş ve tuğla
dizili cephe kalıntıları görülmektedir.
Tekfur Sarayı İstanbul’un fethinden sonra çeşitli amaçlarla
kullanılmıştır. XVI. yüzyıl Piri Reis İstanbul resminde,
Melchior Lorichs’in İstanbul panoramasında da sarayın sağlam bir
halde olduğu, üzerinin çift meyilli bir çatı ile örtülü olduğu
resmedilmiştir. Ancak bu dönemde bu sarayın ne amaçla
kullanıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Tekfur Sarayının bulunduğu yerde İznik’ten getirilen ustalar
1718-1719’da çini yapım merkezi kurmuşlardır. Bu imalathanede
yapılan çiniler Osmanlı çini sanatında Tekfur Sarayı Çinileri
olarak tanınmıştır. Kalite olarak XVI. yüzyıl çinilerinden daha
aşağı düzeydeki bu çiniler İstanbul’un çeşitli yerlerinde
yapılan camilerde kullanılmıştır.
XIX.
yüzyıl başlarında burada bir şişehane açılmış, daha sonra
Musevilerin toplu olarak oturdukları mesken konumuna gelmiştir.
XX. yüzyılın başlarında dört duvarı ayakta olan Tekfur Sarayının
yıkılmasını önlemek için avlu cephesini taşıyan sütunları demir
dikmelerle desteklenmiştir. 1955–1970 yılları arasında yapılan
onarımlarda bu demirlerin yerlerine mermer sütunlar konmuş ve
duvarların yıkılması önlenmiştir.
Bu dönemde saray Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne
devredilmiş, Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’nün denetimine
bırakılmıştır. Günümüzde Fatih Belediyesi’nin kontrolünde yeni
düzenlemeler yapılmakta, yeni bir fonksiyon verilmeye
çalışılmaktadır.
Brias Sarayı (Maltepe)
İstanbul ili Maltepe ilçesi, Küçükyalı’da bulunan Brias
Sarayı’nın ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı kesinlik
kazanamamıştır. Bazı kaynaklar sarayın I.Tiberios Constantinos
(578–582) ve Mavrikios (532–602) dönemlerinde 532 yılında
yapıldığını belirtmişlerdir. Büyük olasılıkla o tarihlerde basit
bir av köşkü olarak yapıldığı sanılmaktadır.
Sarayın yapımında o bölgede bulunan antik çağa ait bir mabedin
taşlarından yararlanılmıştır. Sarayın yakınına sonraki yıllarda
Satiros Manastırı yapılmıştır. Bu sarayın bulunduğu yerde
İmparator Teofilos zamanında yapılmış üç nefli bir kilise olduğu
da bilinmektedir.
Brias Sarayı’nın yerini Bizans sanat tarihçileri araştırmış,
Maltepe’nin doğusunda, Dragos Tepesi’nde araştırmalar
yapmışlardır. Küçükyalı’da bulunan kalıntıların Brias Sarayına
ait olduğu sanılmaktadır. Ancak burada yeterli bir arkeolojik
kazı yapılmamıştır.
Günümüze gelen kalıntılardan dikdörtgen planlı, içerisinde üç
sıra halinde sütun dizisi bulunan bir avlu ile dört payenin
taşıdığı üzeri tonozlu, kare bir bölümden olduğu sanılmaktadır.
Bununla beraber saray ile ilgili bilgiler, bulunan kalıntının
saraya ait olup, olmadığı konusu da kesinlik kazanamamıştır.
Eski Saray (Eminönü)

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlıların yapmış olduğu ilk
saray Beyazıt’ta Süleymaniye ile Beyazıt Camisi arasında bugünkü
İstanbul Üniversitesi’nin bazı bölümlerinin içerisinde bulunduğu
alandadır. Araştırmacılar tarafından sarayın bulunduğu alanda
bir manastır kalıntısının veya senatonun kalıntılarının
bulunduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddialar yeterince
aydınlatıcı değildir.
Osmanlı kaynaklarından Edirneli tarihçi Ruhi Edrenevi’nin
belirttiğine göre sarayın mimarı, Edirne’de Üç Şerefeli Cami ile
Edirne Sarayı’nı yapmış olan Musliheddin’dir.
Bizans tarihçisi Dukas Fatih Sultan Mehmet’in şehrin ortasında
bir saray yaptırmak istediğini belirtmiştir. Sarayın yapımı
1458’de tamamlanmıştır. Bahçe içerisindeki sarayın iyi korunmuş
bir harem dairesi ile padişah ve içoğlanlar için kasırlar,
köşkler, idari yapılar ile vahşi hayvanların bulunduğu av
sahalarından oluşmuştur.
Tarihçi Dukas saray bahçesinde I.Theodosios’un diktirmiş olduğu,
spiral süslemeleri olan anıtsal bir sütundan da söz etmektedir.
Bunun yanı sıra saray duvarlarının bir mil uzunluğunda olduğunu,
duvarlarda dört adet kapı bulunduğunu da belirtmiştir. Bu
sarayda içoğlanı olarak yaşamış Giovantonino Menavino, burada 25
yapının olduğunu, bahçesinde deve kuşlarının, tavus kuşlarının
ve diğer egzotik kuşların dolaştığını yazmıştır. Bunun yanı sıra
Eski Saray ve etrafını kuşatan bahçe duvarları 1479’da yapılmış
Giovanni Andrea Vavassore’nin haritasında da görülmektedir.
Ayrıca Matrakçı Nasuh’un Beyan-ı Menazil’indeki İstanbul
tasvirinde şehir içerisindeki konumu açıkça belli olmaktadır.
Topkapı Sarayı yapıldıktan sonra İstanbul’un fethinden sonra
yapılan bu ilk saray “Saray-ı Atik” ismini almıştır. Topkapı
Sarayı’na da Saray-ı Cedid ismi verilmiştir.
Eski Sarayın yapımının bitiminden sonra, 1458’de Fatih Sultan
Mehmet Topkapı Sarayı’nı yaptırmaya başlamıştır. Bazı iddialara
göre de Topkapı Sarayı başlangıçta yalnızca devlet yönetimine
ayrılmış olup, içerisinde harem dairesi bulunmuyordu. Topkapı
Sarayı’nda harem dairesi Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566)
eşi Hürrem Sultan’ın padişahın yanında olmak istemesinden ötürü
XVI. yüzyılın ortalarında yapılmıştır.
Eski Sarayda yaşayan kalabalık bir saray mensubu bulunuyordu.
Eski Saray 1541 yılında yanınca burada yaşayan harem halkı
Topkapı Sarayı’na taşınmıştır. Bundan sonra da Eski Saray gözden
düşmüş, yaşlanmış, cariyelerin yanı sıra ölen padişahın annesi,
kadınları ve kızları yaşamaya başlamıştır. Burada yaşayan
Kadınefendi’lerin erkek çocuklarından birisi Osmanlı tahtına
çıktığında burada yaşayan padişah annesi de Valide Sultan olarak
Topkapı Sarayı’na dönerdi.
Eski
Sarayın tasvirleri yeterli olmadığı gibi yazılı bilgiler de son
derece sınırlıdır. Yalnızca Vavassore haritası ile Diliçh
haritalarında avluya hâkim bir hünkâr dairesinin resmi
görülmektedir. Evliya Çelebi ile Michel Baudier sarayın dört
köşeli, 12 bin arşın uzunluğunda bir sur ile çevrili olduğunu
belirtmiştir. Evliya Çelebi saray çevresinde yeniçeri ağası Lala
Mustafa Paşa, Piri Mehmet Paşa ve Esma Sultan saraylarının
bulunduğuna da değinmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir:
”…Burçsuz, duvarsız, dişsiz, kalesiz ve hendeksiz bir surdur.
Ama gayet sağlam yapılıp bütün duvar üzeri mavi kurşun ile
örtülüdür. O zamanlar çepeçevre ölçüsü 12 bin arşın idi. Dört
köşeli bir binadır. Bir tarafı Sultan Beyazıt Kazancıları
köşesinden Misk-i Sabunu Kapısına kadar, bir köşesi Talak
Mustafa Paşa Kapısında son bulurdu. Oradan bir tarafı Küçükpazar
Seddi ve sarnıcı üzere bitmişti. Halen Yeniçeri Ağası sarayı ve
Siyavuş Paşa sarayının yeri, meskür eski saray yerinde idi. Bir
köşesi tâ Tahtakale üstündeki sedden geçip yine kazancı
tüccarları köşesine gelinceye kadar muazzam bir saray
yaptırmıştır. Daha sonra Sultan Süleyman bu eski sarayı 3 mil
kuşatır bir saray yapıp, 3 kapı koydu. Divan Kapısı doğuya,
Beyazıt Kapısı güneye, Süleymaniye Kapısı batıya bakar. Bu
sarayın dışında Süleyman Han, Belgrat ve Malta ve Rodos fethi
malından Süleymaniye Camisini yaptı ve medreseler ve darülhadis,
darülkurra, ebced okuyan çocuklar okulu ve bir sultan çarşısı,
düğmeci ve kuyumcular çarşısı yaptırdı. Mahbul Siyavuş Paşa’ya
bir muazzam saray ve yeniçeri ağalarına mahsus bir eski saray ve
Lala Mustafa Paşa için ve Karamanlı Piri Mehmet Paşa için birer
saray ve Gebze’de cami sahibi Mustafa Paşa’ya ve kızı İsmihan
Sultan’a da birer saray ve cami hizmetlileri için bir tane oda
yaptırıp eski sarayın dört tarafını umumi yollarla çevirtti.
Halen hiçbir tarafa bitişiği olmayan muazzam bir saraydır.
Yukarıda yazılan vezirler sarayları ve imaretler tamamen bu eski
sarayın bulunduğu yere yaptırılmıştır.”
Eski Sarayın surları üzerinde kule olmaması dikkati çekmektedir.
Saray 1550 ve 1517 yıllarında yanmış, yeniden yaptırılmıştır.
Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılması ile Eski Saray Bab-ı
Seraskeri’ye tahsis edilmiştir. Burada yaşayan kadınlar ise
Topkapı Sarayı ile Eyüp’teki Çifte Saraylar’a götürülmüşlerdir.
Kavak Sarayı (Üsküdar Sarayı) (Üsküdar)
İstanbul ili Üsküdar ilçesinde, Harem ile Salacak iskeleleri
arasında bulunan bu saraydan günümüze hiçbir iz gelememiştir.
İstanbul’un fethinden sonra yapılmış olan Eski Saray ve Topkapı
Sarayından sonra Osmanlıların yapmış olduğu üçüncü büyük
saraydır.
Üsküdar Sarayı XVI. yüzyılda yapılmış, XVIII. yüzyılın sonlarına
doğru da ortadan kalmıştır. Bu saray ile ilgili bilgiler arşiv
belgeleri, gezginlerin notları ve birkaç gravürden
öğrenilmektedir. Kavak Sarayı ile Üsküdar Sarayı’nın aynı saray
olup, olmadığı da zaman zaman tartışılmıştır. Büyük olasılıkla
bu saray Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) döneminde yapıldığı
sanılmaktadır.
Arşiv belgelerinde Mimar Sinan’ın Sultan II. Selim (1566–1574)
ve Sultan III. Murat’ın (1574–1595) burada birer köşk ve hamam
yaptırdığı, Sultan I. Ahmet (1603–1617) döneminde de Kavak
Sarayı’na bir mescit eklediği yazılıdır. Sultan IV. Murat
(1623–1640) döneminde saray onarılmış ve buraya bazı ilaveler
yapılmıştır. Yine arşiv belgelerinde tam teşkilatlı bir Osmanlı
sarayı olduğu da belirtilmiştir.
Sultan III. Selim (1789–1807) burada bir Bostancıbaşı kışlası
yaptırmış, 1794 yılında da bu saray yıkılmış, içerisindeki bazı
mermerler Topkapı Sarayı’na götürülmüş, bazıları da Selimiye
Kışlası’nın yapımında kullanılmıştır. Bundan sonra Kavak
Sarayı’nın arazisinin büyük bir kısmına çeşitli askeri yapılar
yapılmıştır.
Kavak Sarayı’nı gösteren en önemli belgelerden birisi de G.J.Grelot’nın
yayınlamış olduğu Relation Nouvelle d’un Voyage a Constantinople
isimli kitaptaki iki gravürdür. Bu gravürlere göre deniz
kıyısına inen kayalıklar üzerindeki bir duvarın arkasında,
ağaçların arasında dört ayrı yapı görülmektedir. Bunlardan
kuzeydeki yapı büyük olasılıkla Revan Köşkü olarak
isimlendirilen revaklı yapıdır. Bu yapı sekizgen planlı,
kubbelidir. Bunun dışında kalan köşkler büyük olasılıkla harem
ve hizmet binalarıdır.
Osmanlıların bu sarayı yazlık olarak kullandıkları
sanılmaktadır. Bunun yanı sıra Doğuya sefer düzenlendiğinde de
bu sarayın başlangıç noktası olduğu sanılmaktadır.
Davutpaşa Sarayı (Güngören)
İstanbul ili Güngören ilçesinde, Davutpaşa Sahrası denilen
Çırpıcı ve Haznedar dereleri arasındaki tepenin doğu yamacında,
Edirne eski kervan yolunda bulunan bu sarayı Sultan II. Beyazıt
(1481–1512) döneminde Sadrazam Davut Paşa yaptırmıştır.
Davutpaşa Sahrası’ndaki sarayın yakınında XIX. yüzyılda
Davutpaşa Kışlası yapılmıştır.
Davutpaşa Sarayı etrafı duvarlarla çevrili geniş bir alan
içerisinde çeşitli köşkler, daireler, geniş bir havuz, mescit,
hamam ve hizmet binalarından meydana gelmiştir. Bu saraydan
günümüze yalnızca Davutpaşa Kasrı olarak bilinen yapı ile Sancak
Köşkü denilen bir diğer yapının kalıntıları gelebilmiştir.
Sarayı oluşturan yapıların büyük bir kısmı XVI. yüzyılın
sonlarına doğru yıkılmıştır.
Osmanlı devleti Batı’ya doğru sefere çıktığında bu sarayın
çevresinde ilk konaklama yapılırdı. Burada ordunun son teftişi,
yoklamaları yapılır ve sefer yürüyüşü de buradan başlardı.
Sefere katılacak eyalet askerleri bundan sonraki konak
yerlerinde sefere çıkan Kapıkulu asker ocaklarına katılırlardı.
Padişah sefere çıkmıyorsa orduyu buradaki saraydan uğurlar,
dönüşünde de burada karşılardı. Davutpaşa Sarayı’nda seferden
dönen orduyu karşılayan son padişah Sultan IV. Mustafa olmuştur.
Davutpaşa Sarayı eski kaynaklarda Taş Köşk veya Taş Kasır
isimleri ile geçmiştir. XVI. yüzyılda yeniden yapıldığı
konusunda bir arşiv belgesine rastlanmıştır. Buna göre kasır,
Sultan III. Mehmet (1595–1603) zamanında Hassa Başmimarı Dalgıç
Ahmet Ağa tarafından yaptırılmaya başlanmıştır. Sultan III.
Mehmet’in 1603 yılında ölümünden sonra da kasrı Sultan I. Ahmet
(1603–1617) tamamlamıştır. Saray en parlak dönemini Sultan IV.
Mehmet (1648–1687) zamanında yaşamıştır. Başlangıçta
padişahların kısa bir süre kalması için yapılmışsa da bu
yıllarda Osmanlı padişahları uzunca bir süre burada
yaşamışlardır. Sultan IV. Mehmet 1652 yılında buraya bir mescit
yaptırmış, daha sonra bu mescide minber konulmuş, minare de
eklenerek camiye dönüştürülmüştür.
Davutpaşa Sarayının bazı bölümlerinin 1725 yılında yıkıldığı
arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Bu yapıların taşları
Bakırköy Baruthanesi’nin onarımında kullanılmıştır. Davutpaşa
Sarayı’ndan günümüze kalan kasır, muntazam kesme taştan iki
katlı olarak yapılmıştır. Batısında iki yana doğru taşkın bir
bölüm bulunmaktadır. Alt katta girişi sağlayan iki kapısı
vardır. Bu kapı baklava başlıklı, tek sütunun taşıdığı iki sivri
kemerden meydana gelmiş bir giriş eyvanı biçimindedir. Kasrın
girişi tam eksende olmayıp sağ taraftadır. Alt kattaki ana mekân
10.50x1050 m. ölçüsünde kare planlı olup, üzeri kâgir kaburgalı
çapraz bir tonozla örtülmüştür. Kasır iki sıra halindeki
pencerelerle bol ışık alacak şekilde aydınlatılmıştır.
Girişin sağındaki duvarda bir ocak ve bunun üzerinde de Sultan
I. Ahmet’in manzum kitabesinin yazılı olduğu bir çeşme
bulunmaktadır. Alt katın doğusunda bulunan ve ana mekândan büyük
sivri bir kemerle ayrılan çıkıntı zeminden biraz daha
yüksektedir. Her iki mekân üzerinde kum saati bulunan
sütunçelerin taşıdığı kemerle ayrılmıştır. Merdivenle çıkılan
üst kat ana mekâna girişi sağlayan kemerli eyvanlar halindedir.
Ana mekân alt katta olduğu gibi iki sıralı pencerelerle
aydınlatılmıştır. Üzeri pandantifli 10 m. çağında, sekizgen
kasnaklı büyük bir kubbe ile örtülmüştür.
Günümüze gelebilen kalıntılardan kasrın son derece güzel bir
bezeme ile süslendiği anlaşılmaktadır. Ancak XX. yüzyıldan bu
yana kötü kullanımlar nedeni ile bu bezemelerin büyük kısmı yok
olmuş kalanlar da özelliğini yitirmiştir. Sarayın İznik çinileri
ile bezenmiş olduğu günümüze gelen izlerden ve belgelerden
anlaşılmaktadır.
Davutpaşa Sarayı’nın yakınında bulunan, Sancak Köşkü olarak
isimlendirilen yapının kalıntılarından oldukça muntazam taş
döşeli olduğu anlaşılmaktadır. Yüksekçe bir set üzerindeki bu
köşk iki oda ve bu odalar arasında bağlantıyı sağlayan bir
dehlizden meydana gelmiştir. Bu köşkün arşiv kayıtlarına
dayanılarak üzerinin geniş bir saçakla örtülü olduğu
sanılmaktadır.
Davutpaşa Sarayı’ndan günümüze gelen kasır 1938 yılında Y.Mimar
Sedat Çetintaş tarafından araştırılmıştır. Bu yapının
restorasyonu 1957 yılında yapılmıştır.
Topkapı Sarayı (Eminönü)

İstanbul ili Eminönü ilçesi, Sultanahmet’te bulunan Topkapı
Sarayı Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi ve aynı zamanda
Osmanlı hanedanının yaşamını geçirmek için Fatih Sultan Mehmet
tarafından 1460–1478 yıllarında yaptırılmış ve çeşitli
dönemlerde eklenen yapılarla geniş bir alana yayılmıştır. Aynı
zamanda devlet yönetiminde görevlendirilecek çeşitli devlet
adamlarının yetiştirildiği, eğitildiği bir merkezdir.
Topkapı Sarayı yerleşme düzeni olarak iyi korunmuş bir kent
görünümündedir. Çevresi kısmen surlarla çevrilidir. Sarayın
sürekli olarak genişlemesinden ötürü çeşitli mimari üsluplar
buraya yansımıştır. Saray tümü ile belirli bir mimari plan
düzenine göre değil, küçük pavyonlar halinde köşkler ve
dairelerden oluşmuştur.
Saray dış teşkilat ile bölümleri oluşturan Birun denilen bir
bölüm ile iç örgütlenmeyi oluşturan Enderun’dan meydana
gelmiştir. Bu bölümler birbirleri ile üç ana avlunun çevresinde
yapılanmıştır.
Sarayın Alay Meydanı denilen en dıştaki avlusuna kitabesinden
h.883 (1478) tarihinde yapıldığı öğrenilen ve Bab-ı Hümayun
(Saltanat Kapısı) adı verilen kapıdan girilmektedir. Birûn’u
oluşturan bu avluda Aya İrini yanındaki Sempson Zenon denilen
düşkünler evi, hastane, fırın, Ambar-i Amire, Saray Darphanesi
ve sanatkâr atölyeleri bulunmaktadır. I.Avlu Babüs-Selam denilen
kapı ile Divan Meydanı veya Adalet Meydanı denilen ikinci avluya
bağlanmaktadır. Osmanlı padişahlarının tahta geçtiği Cülüs
törenleri ile cenaze törenleri de yine bu avluda yapılırdı.
Babüs-Selam’dan Babüs-Sade’ye Vezir Yolunun sağından, Divan
binası XIX. yüzyılda yapılmış Adalet Kasrı bulunuyordu. Divan
binasının bitişiğinde de hazine binası yer alıyordu. Avlunun
Marmara Denizi’ne bakan kuzeydoğudaki revaklarının arkasında
saray mutfakları ile hizmet binaları bulunuyordu. Sarayın
Haliç’e yönelik kısmında ise Has Ahırlar ile Arabacılar Dairesi
bulunuyor idi.
Babüs-Selam denilen orta kapı ve Divan Meydanı’ndan itibaren
asıl saray başlamaktadır. Sultan dışında herkesin atlarından
inip yaya olarak içeri girdikleri orta kapıdan sonra ikinci
avluya geçilmektedir. Yaklaşık 110x170 m. ölçüsündeki iç avluda
revaklar, kubbe altı ve iç hazine bulunmaktadır. Enderun Osmanlı
padişahı ve yanındaki Akhadımlar ile İçoğlanlarının yaşadığı,
eğitim gördüğü sarayın önemli bir bölümüdür. Enderun avlusunun
karşısında Arz Odası, avlunun Marmara ve Boğaz’a yönelik
köşesinde de Fatih Sultan Mehmet’in kendisi için yaptırdığı
Fatih Köşkü, bunun karşısında Has Oda ve sultanların özel
daireleri olan bölümler, Mukaddes Emanetler Dairesi
bulunmaktadır. Ayrıca Enderun’da İçoğlan koğuşları, cami ve
günümüze ulaşamayan bir de hamam vardı.
Has Oda’nın Haliç’e yönelik Divan yeri denilen iki sıra sütunlu,
kubbeli geniş bir revakı Sofa-i Hümayun veya Mermer Sofa olarak
isimlendirilen terasa açılırdı. Bu terasta XVII. yüzyılın ilk
yarısında Sultan IV. Murat ve Sultan İbrahim dönemlerinde
yapılmış Sünnet Odası, İftariye Kameriyesi, Bağdat Köşkü, Revan
Köşkü, Sofa Köşkü ve Baş Lala Kulesi gibi köşkler yapılmıştır.
Buradan Asma Çiçek Bahçesi denilen sarayın dördüncü bölümü olan
alt bahçeye inilmektedir.

Sarayın en önemli kapısı olan Bab-üs Saade Divan Meydanı ile
Enderun okulunun ve padişah dairelerinin yer aldığı III. Avluya
geçişi sağlamaktadır. Bu kapı Birun ile Enderun’un orta
noktasında olduğundan culüs, bayram gibi törenlerde padişahın bu
kapının önünde oturması nedeniyle sarayda birinci derece önemli
bir yeridir.
Bu kapı değişik dönemlerde çeşitli adlar almıştır. Bunların en
yaygın olarak kullanılanları Arz Kapısı, Akağalar Kapısı ve Bâb-üs
Saade’dir. Enderun ve Birun kavramlarını ve varlığını
belirleyecek şekilde yeşil ve beyaz sütunlu bir revak ortasında,
dışa doğru çıkıntı yapan bir kubbe ile kapı belirgin hale
getirilmiştir. Önünde saray törenlerinin yapıldığı bu kapı ve
revak bölümünün Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451–1481)
tasarlandığı ve oluştuğu, söz konusu törenlerin yüzyıllar
boyunca aynı yerde sürdüğü bilinmektedir. Bu kapı kubbesi ve
saçaklarıyla avluya doğru bir çıkma yapmış ve karşılıklı üçer
sütunun üzerine oturtulmuştur. Bu mimari görüntü XVIII. yüzyın
ikinci yarısında Sultan III. Mustafa döneminde yapılmıştır.
Kapının üzerindeki 1774 tarihli talik hatla yazılmış manzum
onarım kitabesi bunu açıklamaktadır. II. Mahmut’un hattıyla
Besmele ve tuğrası vardır. Büyük bir olasılıkla kapı çevresinin
bezemesi XIX. yüzyılda II. Mahmut zamanında (1808–1839)
yenilenmiştir.
Bu revak ve kapının önünde padişahların cülus törenleri ve
bayram törenleri yapılırdı. Savaşa gidecek olan sadrazama
Sancak-ı Hümayun burada törenle teslim edilirdi. Divan’ın
toplantı günlerinde saraya törenle giren sadrazam tarafından
önüne gelinerek selamlanması da bu kubbeli kapının Sultanın
varlığını ve kudretini ifade eden sembolik bir anlam taşıdığını
gösteren en belirgin davranış örneğidir.
Sünnet Odası tek odalı olup, arkasında da küçük bir müştemilatı
bulunmaktadır. Sultan İbrahim döneminde (1840–1648) yapıldığı
sanılan bu köşkün daha erken bir tarihlerde yapıldığı da iddia
edilmiştir. Köşkün içi ve dışı çinilerle kaplanmıştır. Bu
çinilerin büyük çoğunluğu XVII. yüzyıla tarihlenmişse de
içlerinde XV.-XVI. yüzyıllara ait olanlar da görülmektedir.
Duvarları süsleyen mavi-beyaz çinilerin yanı sıra pencere
içlerine karşılıklı çeşmeler de yerleştirilmiştir. Osmanlı
padişahları namazların sünnetini çoğunlukla burada, farzlarını
da Hırka-i Saadet’te kıldıklarından bu isim buraya verilmiştir.
Sünnet Odası ile Bağdat Köşkü arasında İftariye Kameriyesi
bulunmaktadır. Bu kameriye Sultan İbrahim zamanında, 1640
yılında Sünnet Odası ile çevresinde yapılan değişiklikler
sırasında dışarıya taşkın dört konsol üzerine oturtulmuştur.
Üzeri tamamen maden kaplı olup, oluklu bakırdan dört ince
sütunun taşıdığı ince uzun, ortaya doğru şişkin bir çatı ile
örtülüdür. İçten ayna tonozlu olan bu çatının üzerine de oldukça
gösterişli Allah yazılı bir alem yerleştirilmiştir. Kubbe
içerisinde ise altın varakla yazılmış on altı mısralık bir
kitabeye yer verilmiştir. Bu kameriye bayramlarda değerli
kumaşlarla döşenir ve bayram namazından sonra saray erkânının
bayramlaşması burada yapılırdı. Bunun dışındaki günlerde de
sultan önünde havuzu olan bu kameriyede oturarak dinlenirdi.
Topkapı
Sarayı’ndaki köşklerin en önemlilerinin başında gelen Bağdat
Köşkü Sultan IV. Murat (1623–1640) tarafından h.1049 (1639)
yılında yaptırılmıştır. Köşk sekizgen planlı olup, kenarları
birer atlamak sureti ile dışarıya çıkıntılar meydana getirir.
Köşkün etrafını 22 sütunun taşıdığı bir revak çevirmektedir.
Ahşap çatılı köşkün cephesi dıştan alt kat pencerelerinin
bitimine kadar renkli mermerlerle kaplanmıştır. Bunun üzerindeki
duvarlar çatıya kadar çini kaplıdır. Dışarıya doğru iki balkonu
olup, bunlardan biri Haliç’e diğeri de Boğaz’a bakmaktadır.
Köşkün üstü kubbe, yan çıkıntılar da aynalı tonozludur. Kubbe ve
tonozların içerisi yapıldığı dönemin ender örneklerinden
malakari tezyinat ile bezenmiştir. Duvarlarında içten iki sıra
pencere bulunmaktadır. Bu pencerelerin üzerleri renkli camlıdır.
Burada duvarlara iki üç gözlü küçük hücreler yerleştirilmiştir.
İçerisindeki kapılar, dolap kapakları, raflar ağaç işçiliğinin
en güzel örnekleridir. Ayrıca iç kısımda yekpare hayvan dekorlu
çiniler bulunmaktadır. Çiniden yekpare bir kitabe içerisini
çepeçevre dolaşmaktadır. Bu kitabeyi Tophaneli Enderuni Mehmet
Çelebi yazmıştır.
Havuzlu Taşlık üzerinde bulunan Revan Köşkü Sultan IV. Murat
tarafından h.1045 (1635) yılında yaptırılmıştır. Bağdat
Köşkü’nün küçük bir örneği olan bu köşk sekizgen planlı ve tek
bir odadan meydana gelmiştir. Çevresi revaklı olup, üzeri kubbe
ile örtülmüştür. Bu köşk Hırka-i Saadet Avlusunun revakı önüne
yapıldığından ötürü buradaki sekizgen plan rahat biçimde
uygulanamamıştır. Bu nedenle de kenarlar üzerinde yer alması
gereken çıkıntılardan biri burada kullanılmamıştır. Bunun yerine
içeride bir bakır üzerine altın yaldızlı ocak yapılmıştır.
Köşkün pencereleri altlı üstlü iki sıra halinde olup, alttakiler
dıştan demir parmaklıklı, içtekiler sedef ve bağ kakmalı
kapaklarla örtülüdür. Üst sıra pencerelerde beyaz camların
aralarına kırmızı, mavi, yeşil camlar yerleştirilmiştir.
Duvarlar renkli mermer levhalarla, bunların üzeri kubbe eteğine
kadar mavi-beyaz çinilerle kaplanmıştır. Köşk içerisinde bulunan
bronz mangal Fransa Kralı XV. Lui tarafından Sultan I.Mahmut’a
gönderilmiştir. Bu mangal devrin ünlü bronz ustalarından
Duplesiss’in eseridir.
Bu köşkün ismi kaynaklarda Sarık Odası olarak da geçmektedir.
Topkapı Sarayı’ndaki kaynaklardan öğrenildiğine göre burada
padişah sarıkları korunmakta idi.
Revan Köşkü’nün bulunduğu havuzlu taşlıktan iki merdivenle Lale
Bahçesi’ne inilir. Lale Devri’nde Sofa ismi verilen bu bölümde
binaların bakım ve temizliğini sağlayan Sofa Ocağı kurulmuştur.
Revan ve Bağdat köşklerinin yakınında bulunan Sofa Köşkü aynı
zamanda Mustafa Paşa Köşkü veya Merdivenbaşı Kasrı olarak
tanınmıştır. Köşkün yapım tarihi bilinmemekle beraber Silahtar
tarihinde Rus elçisinin 1682’de burada kabul edildiği yazılıdır.
Köşk Lale Bahçesi’ni daha aşağı bahçeden ayıran bir duvarın
üzerine yapılmıştır. Bu duvarın ortasında yuvarlak kemerli
kapıdan girilen köşk bir divanhane, bir özel oda ve bir de ara
bölümden meydana gelmiştir. Divanhanenin altlı üstlü geniş
pencereleri bulunmaktadır. Duvarları ve tavanı ahşap kaplıdır.
Duvarlara açılan oymalı nişler, kapılar ve tavanlar güzel bir
ağaç işçiliğini yansıtmaktadır. Duvarlara talik yazı ile Hakani
Mehmet Bey’in Hilye’sinden alınma beyitler yazılmıştır.

Dördüncü avlunun sağındaki alçak set üzerinde Mecidiye Köşkü
bulunmaktadır. Bu köşk yanındaki Esvap Odası ve Sofa Camii ile
birlikte ayrı bir bölüm oluşturmaktadır. Mecidiye Köşkü ve
onunla birlikte Esvap Odası Sultan Abdülmecit (1839–1861)
zamanında Avrupa rokoko üslubunda yapılmıştır. Ancak yapım
tarihini belirten bir kitabe günümüze gelememiştir. Yanındaki
Sofa Camisi’nin kitabesinden h.1275 (1859) tarihinde yapılmış
olduğu belirtilmiştir. Buna göre Mecidiye Köşkü de aynı tarihte
yapılmış olmalıdır.
Köşkün bulunduğu yerde daha önce yapılmış olan Çadır Köşkü ile
Üçüncü Yeri Köşkü bulunuyordu. Çok harap olan bu köşkler
yıkılmış ve yerine bugünkü Mecidiye Köşkü yapılmıştır. Buradaki
arazide seviye farkı olduğundan köşk üst bahçe seviyesine
ulaşabilmek için iki katlı yapılmıştır. Köşkün yapımı sırasında
eski köşkün zemini korunmuş, yalnızca üst kısmı yıkılmıştır.
Mecidiye Köşkü beyaz köfeki taşından yapılmış dikdörtgen planlı
bir yapıdır. Dış cephe duvarları XIX. yüzyıl Avrupa mimarisi
etkisinde yarım paye sütun ve ince uzun pencerelerle
hareketlendirilmiştir. Köşke cephedeki ahşap kanatlı üç büyük
kapıdan girilmektedir. Bunlardan ortadaki kapı zemin katına
inişi sağlamaktadır. Köşkün duvarları yabancı ressamların
imzalarını taşıyan padişah portreleri, yaldızlı aynalar ve
şömineler ile süslenmiştir. Tavanlarında 20–30 kollu kristal
avizeler bulunmaktadır.
Topkapı Sarayı’nın Harem bölümü Babüs-Selam kapısından girilen
ikinci avlunun (Birun) sol tarafından başlayarak üçüncü avlu
(Enderun) içlerine kadar uzanmaktadır. Haremin yapımına 1578
yılında başlanmış, her padişahın döneminde yeni ilaveler
yapılmış ve bu durum XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar devam
etmiştir. Haremin yaklaşık 400 odası, avluları bulunmaktadır.
Değişik zamanlarda yapıldığından ötürü de farklı bir bezeme ve
mimarisi vardır.
Günümüzde Harem’e Arabalar Kapısı’ndan girilmektedir. Masif
demirden ve iki kanatlı olan yay kemerli kapının üzerindeki
kitabeden Sultan III. Murat’ın (1574–1595) bu kapıyı yaptırdığı
anlaşılmaktadır. Arabalar Kapısı’ndan Harem’in asıl giriş
kapısına kadar uzanan üzeri açık ince uzun bir avlu
bulunmaktadır. Bu avlunun çevresinde Dolaplı Kubbe, Şadırvanlı
Taşlık, Kule, Başhazinedar Ağa ve Başmuhasip Ağa daireleri,
Meşhane Kapısı, Kara Ağalar Mescidi, Karaağalar Koğuşu ve Kızlar
Ağası Dairesi bulunmaktadır. Bu avlunun karşısına gelen küçük
bir holün arkasında da asıl Harem’in giriş kapısı bulunmaktadır.
Bunun sağındaki tonozlu bir koridor ise üçüncü avluya (Enderun)
açılan Kuşhane Kapısı’na uzanmaktadır.
Arabalar Kapısı’ndan kare planlı, pandantiflerin taşıdığı
Dolaplı Kubbe denilen yere girilmektedir. Bu bölüm
duvarlarındaki büyük gömme dolaplardan ötürü bu isimle
tanınmıştır. Kubbe ve duvarlarında bezeme görülmemektedir.
Buradaki dolaplarda Kızlar Ağası’nın evrakları korunurdu.

Dolaplı Kubbe’den çift kanatlı bir kapı ile dikdörtgen
planlı, üzeri ayna tonoz ve kubbe ile örtülü şadırvanlı taşlığa
girilmektedir. Duvarları XVII. yüzyıl çinileri ile kaplı olan bu
taşlıktaki şadırvan günümüze gelememiştir. Duvarların üst
kısmını kaplayan çiniler üzerinde de madalyonlar halinde
Peygamber’in cenneti müjdelediği on sahabenin isimleri
yazılıdır. Bu bölümün sağındaki Meşkhane Kapısı oldukça dar ve
dik bir yokuşa açılmaktadır. Osmanlı padişahlarının Eyüp
Sultan’daki Kılıç Kuşanma Töreni’nden saraya döndüklerinde bu
kapıdan hareme girdikleri bilinmektedir. Meşkhane Kapısı’nın
karşısında Kule Kapısı bulunmaktadır. Oldukça yüksek iki katlı
kulenin birinci katında taş merdivenlerle pencereli bir bölüme
ulaşılmaktadır. Kulenin ikinci katı XVIII. yüzyıl üslubunda
yapılmıştır.
Şadırvanlı Taşlık’taki Meşkhane Kapısı’ndan üzeri mermer oyma
ayet yazılı bir kapıdan Karaağalar Mescidi’nin holüne
geçilmektedir. Mescidin duvarları XVII. yüzyıl çinileri ile
bezenmiştir. Ayrıca tavanlarda kalem işleri görülmektedir.
Mescidin mihrabının karşısına rastlayan üçüncü bir kapıdan
cariyelerin eğitildiği Kalfa Mektebi’ne geçilmektedir. Ayrıca bu
mescitten bir revak altından geçilerek Karaağalar Koğuşu’na
girilmektedir. Her ikisi arasındaki duvar XVII. yüzyıl çinileri
ile bezenmiştir.
Karaağalar Koğuşu uzun bir aralığın iki yanında sıralanan
odalardan meydana gelmiştir. Bunlardan birinci kattaki odalar
birer kapı ve pencere ile bu koridora açılmıştır. Sol taraftaki
odaların duvarları XVII. yüzyıla ait çinilerle bezenmiştir. Bu
aralığın sonunda çinilerle kaplı büyük bir ocak dikkati
çekmektedir.
Üst kattaki mekânlar aralığa eyvan şeklinde açık balkon
konumundadır. Bunların önüne mermer korkuluklar
yerleştirilmiştir. Aralığın üzeri beşik tonozla örtülmüştür.
Koğuşun birinci katının tümü Kızlar Ağasından sonra Harem’in
ikinci konumdaki yöneticisi olan Karaağaların başı, Yeni Saray
Başkapı Gulâm Ağa’ya aittir. Sol taraftaki çinili odalar,
selamlık, yatak, misafir ve yemek odalarıdır. Yemek odasının
duvarında üzerinde “sakihüm rabbihüm şaraben tahura” ayeti
yazılıdır. Su ile bağlantılı olan bu ayet saraydaki hemen her
çeşmenin üzerine yerleştirilmiştir.
Karaağalar Koğuşu’nun ikinci katında orta sınıftaki Karaağalara,
üçüncü katında Haslılara, dördüncü katı da Acemilere
ayrılmıştır. Aralığın sonundaki büyük ocağın sonunda ise
Karaağalar otururdu. Koğuşun üst katlara çıkan merdiven
girişinin karşısından Kızlar Ağası dairesinin holüne ve
Karaağaların tuvaletine geçilmektedir. Bu koğuşta yaşayan
Karaağaların görevleri Harem kapılarını kilitlemek, kapılarda
nöbet tutmak, arabalara yardımcı olmak, dışardan içeriye hiç
kimseyi sokmamaktı.
Karaağalar Koğuşu’nun hemen sağında Kızlar Ağası Koğuşu
bulunmaktadır. Kızlar Ağası Harem’in baş yöneticisi olup,
buradaki giriş çinilerle kaplı büyük bir niş şeklindedir. Kızlar
Ağası dairesinin solundan Harem’in asıl giriş kapısına gelinir,
çift kanatlı demir kapılardan duvarlarında büyük aynalar olan ve
burada Karaağaların nöbet tuttuğu büyük taşlığa geçilir. Aslında
bu taşlık Altın Yol’a, Valide Sultan Taşlığı’na ve
Kadınefendiler Taşlığı’na giden koridora açılan kapıların
bulunduğu bir geçit yeridir. Asıl Harem’e giriş de burasıdır.
Buradaki sağ taraftaki kapıdan Altın Yol’a, soldakinden
Kadınefendiler Taşlığı’na giden koridora açılmaktadır. Üçüncü
kapı da doğrudan doğruya Valide Sultan Taşlığı’na geçişi
sağlamaktadır.

Kadınefendiler Taşlığı’nın girişinde Kadınefendiler dairesi
bulunmaktadır. Burada birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü
Kadınefendiler’in daireleri bulunmaktadır. Bu daireler üç tarafı
revaklı, üzeri açık bir avlunun çevresinde sıralanmışlardır. Bu
daireler kendi aralarında plan olarak farklılık göstermektedir.
Birinci Kadınefendi’nin dairesi diğerlerinden daha büyüktür.
Dairelerde günlük yaşantı cereyan eder, bunun için de bir
mangalın çevresinde alçak sedirlerin yer aldığı iç içe ikişer
oda bulunmaktadır. Bu odaların duvarları XVII. yüzyıl çinileri
ile kaplanmış, tavanları kalem işleri ile bezenmiştir. İkinci
Kadıefendi dairesinin solundaki büyük bir kapıdan merdivenlerle
revaklı bir avlu çevresinde sıralanmış dikdörtgen planlı iki
katlı cariyeler hastanesine inilir.
Valide Sultan dairesinden dar bir koridorla Hünkâr Sofası’na
geçilir. Buradaki koridorun sağında Hünkâr Hamamı bulunmaktadır.
Hamam Klasik Osmanlı hamamlarının mimari düzeninde, soyunmalık,
ılıklık ve sıcaklıktan meydana gelmiştir. Hamamın küçük ölçüdeki
soğukluğundan ılıklığa ve sıcaklığa geçilir. Sıcaklığın
ortasında dört çokgen kesitli sütunun taşıdığı kubbe bu bölümün
üzerini örtmüş, bunun dışında kalan alanlar tonozlarla
desteklenmiştir. Sol taraftaki yaldızlı, bronz parmaklıklı bölüm
padişahın özel olarak yıkandığı yerdir. Bunun yanındaki diğer
bölmelerde ise mermerden dört kurna bulunmaktadır. Hünkâr
Hamamı’nın arkasındaki ikinci hamam Valide Sultan için
yaptırılmıştır. Her iki hamamda da süsleme elemanına
rastlanmamaktadır.
Hünkâr Hamamı içerisinden ayrı bir kapı ile Hünkâr Sofası’na
geçilir. Hünkâr Sofası’nı XVI. yüzyılda Mimar Sinan yapmıştır.
XVIII. yüzyılda Sultan III. Osman döneminde büyük bir onarım
geçirmiştir. Bu bölüm kare planlı olup, dört sivri kemerin
taşıdığı pandantifli büyük bir kubbe ile örtülüdür. Bunun
girişinin soluna da tonozlu bir ek bölüm daha eklenmiş böylece
Hünkâr Sofası genişletilmiştir. Ek bölüm iki katlı olup, ikinci
kat balkon şeklinde Hünkâr Sofası’na açılmaktadır. Giriş
kapısının karşısına baldaken tarzında hünkârın oturduğu yer
yerleştirilmiştir. Onun sağında ve balkonun altına rastlayan
yere de uzunca bir sedir yerleştirilmiştir. Sedirlerin
arkasındaki duvarların alt kısımları büyük aynalarla çevrilidir.
Bu aynalardan bir tanesi balkona çıkan kapıyı gizlemektedir.
Hünkâr Sofası’nın duvarları XVIII. yüzyılın barok ve rokoko
üslubunda ağaç işçiliği ve duvar resimleri ile bezenmiştir.
Yalnızca sağdaki duvarda Avrupa etkisinde yapılmış mavi-beyaz
çiniler bulunmaktadır. Sofanın kemer ayaklarının bulunduğu
bölümde balkon dışında kalan duvarlarda mavi-beyaz renkte çini
Ayet-el Kürsi çepeçevre dolaşmaktadır. Duvarların üst kısmındaki
bölümler çift vitrayla kaplanmıştır.
Hünkâr Sofası’nda yapılan törenlerde balkonda müzisyenler yer
alır, balkonun altındaki sedirlerde Valide Sultan,
Kadınefendiler, Cariye ve Gözdeler konumlarına göre otururlardı.
Diğer duvar diplerine de Kalfalar sıralanırdı. Padişah yerini
alınca da buradaki eğlenceler başlardı.
Hünkâr Sofası’ndan Çeşmeli Sofa’ya, oradan da Ocaklı Sofa’ya
geçilmektedir. Dikdörtgen planlı olan Ocaklı Sofa’dan büyük bir
kapı Valide Sultan Taşlığı’na açılır. Bu kapının karşısına önü
demir parmaklıklarla çevrili büyük bir ocak yerleştirilmiştir.
Valide Sultan Taşlığı’na açılan bu kapının bir diğer ismi de
Taht Kapısı’dır. Buradaki sedef kakmalı bir kapıdan
Başkadınefendi Dairesi’ne geçilir. Buradaki sofa kubbe ve düz
tavanla örtülmüş iki bölüm halindedir. Duvarları çinilerle
kaplıdır ve duvarları mavi-beyaz bir çini kuşak çepeçevre
dolaşmaktadır. Bu kuşakta Sultan IV. Mehmet’e övgüler yazılıdır.
Sofaya ismini veren ocak Harem’in tüm odalarında bulunan
mangallara ateş sağlardı.
Harem’in
içerisinde en az değişikliğe uğrayan bölüm Sultan III. Murat Has
Odası’dır. Has Oda’nın girişi XVI. yüzyıl Klasik Osmanlı
çeşmelerinde olduğu gibi mermer bir portal şeklindedir. Kapının
üzerinde Sultan III. Murat’ın h.986 (1578–1579) yılında
yapıldığını belirten kitabe bulunmaktadır. Has Oda kare planlı
olup, üzeri büyük bir kubbe ile örtülüdür. Buradan Sultan I.
Ahmet’in kitaplığına geçilen ikinci bir kapı vardır. Has Oda’yı
Mimar Sinan yapmıştır. Burada da baldaken tarzda büyük bir
oturma yeri ile büyük ölçüde bir ocak bulunmaktadır. Girişin
solunda da Bursa kemeri üslubunda, niş şeklinde bir çeşmeye yer
verilmiştir. Has Oda’nın üzerini örten kubbe aşı boyalı bir
zemin üzerine kabartma olarak lacivert ve altın yaldızlı
palmetler, Rumiler ve geçmelerle bezenmiştir. Bu bezemelerin
içerisine yerleştirilen küçük aynalarla da iç mekânda gölge-ışık
oyunlarının yapılması sağlanmıştır. Duvarlar boş yer
kalmamacasına çinilerle kaplanmıştır. Bu çinilerin üzerinde de
Harem’in diğer bölümlerinde olduğu gibi mavi-beyaz çini ile
Ayet-el Kürsi yazılıdır. Bu çinilerde mercan kırmızısının
kullanıldığı görülmektedir. Çiniler, hatayiler, narçiçekleri,
hançer yaprakları ile bezelidir.
Sultan III. Murat’ın Has Odası içerisinden Sultan I.Ahmet’in
Okuma Odası’na geçilmektedir. Bu oda kare planlı olup, üzeri
Türk üçgenlerinin taşıdığı küçük bir kubbe ile örtülüdür.
Duvarlar kemerler yazıtlı çinilerle kaplanmıştır. Girişin
sağında ve karşısında üçer pencere, solunda gömme dolaplar,
padişahın yemek odasına açılan kapı bulunmaktadır. Girişin
solunda ise yine üzerinde kitabesi olan niş içerisinde bir çeşme
bulunmaktadır. Buradaki dolapların, pencere kapaklarının
üzerleri sedef, bağ ve fildişi kakmalıdır.
Sultan III. Murat’ın Has Odası’nın çıkışında ve sol tarafta
Şehzadeler Dairesi bulunmaktadır. Birkaç basamakla çıkılan iç
içe iki odadan meydana gelen bu dairedeki birinci oda kare,
ikincisi de dikdörtgen planlıdır. Birinci odaya üzerinde kitabe
yazılı bir kapıdan girilir. Bu bölümün duvarları çinilerle kaplı
olup, üzeri ahşap bir kubbe ile örtülüdür. Girişin sağında büyük
bir ocak ve Gözdeler Taşlığı’na açılan altlı üstlü iki sıra
pencere bulunmaktadır. Üst sıra pencereler XVII. yüzyılın
vitrayları ile bezenmiştir.
Birinci oda girişinin solundaki mermer söveli bir kapıdan ikinci
odaya geçilir. Dikdörtgen planlı olan bu odanın üzeri düz bir
tavanla örtülmüştür. Duvarlar, pencere araları mavi-beyaz
çinilerle kaplıdır. Burada sülüs yazılı bir yazı frizi odayı
çepeçevre dolaşmaktadır.
Şehzadeler Dairesi’nden çıkıldığında sol tarafta Gözdeler
Taşlığı bulunmaktadır. Burada çerçeveler içerisine alınmış üç
çini pano görülmektedir. Bu panoların arkasından Kutsal
Emanetler Dairesi’ne geçilmektedir. Sonraki yıllarda Altın
Yol’un bu bölümü üzerine Gözdeler Dairesi yapılmıştır. Çini
panoların bulunduğu bu bölümün karşısından Altın Yol’a geçilir.
Oldukça dar, yüksek tavanlı bir koridor halinde olan bu yolun
sağında Valide Sultan Taşlığı revakı, solunda da Enderun’un
bulunduğu üçüncü avlu yer almaktadır.
Yavuz Sultan Selim’in Mukaddes Emanetleri Mısır Memluklarının
hazinesi ile birlikte İstanbul’a getirmesinden sonra sarayda Has
Oda’da korunmuştur. Enderun’da bulunan Has Oda’nın Haliç
tarafındaki Divan Yeri de denilen çift sıra sütunlu, kubbeli
geniş revakı Sofayı Hümayun veya Mermer Sofa olarak
isimlendirilen terasa açılmaktadır. Topkapı Sarayı’nın müze
oluşundan sonra ayrı bir bölümü oluşturmuştur.
Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet Dairesi, XVI.-XVIII. yüzyıla
tarihlendirilen değişik çinilerle bezenmiştir. Burada Türk çini
sanatının en güzel örnekleri bir araya getirilmiştir. Hırka-i
Saadet Dairesi her yıl Ramazan ayının 15. günü başta Osmanlı
Padişahı olmak üzere sarayın önde gelen kişileri, devlet ricali
tarafından ziyaret edilirdi. İlk defa Yavuz Sultan Selim
zamanında başlayan bu gelenek, Sultan VI. Mehmet’e kadar devam
etmiştir.
Ramazan’ın
15. günü padişah Hırka-i Saadet Dairesi’ne gelir, Tülbent Ağası
süngerler ve gümüş taslar içerisinde gül suyu getirirdi.
Silahtar Ağa süngerlerden bir kaçını alır gül suyunun içerisine
batırdıktan sonra padişaha uzatırdı. Padişah da Hırka-i Saadet
Dairesi içerisinde bulunan büyük gümüş şebekeyi gülsuyuna
batırılmış süngerle temizlerdi. Bundan sonra Hırka-i Saadet’e
ziyaret ertesi günü öğle namazından iki saat önce başlardı.
Padişahın Hırka-i Saadet Dairesi’ne gelişinden sonra Has
Odalılar gümüş şebeke içerisindeki Peygamber’in hırkasının
bulunduğu sandığı altınla kaplı bir sehpa üzerine koyardı.
Padişah Besmele ile sandığın altın anahtarını çevirerek
çekmeceyi açardı. Hırkanın bulunduğu yedi bohçanın incili
şeritleri teker teker açılır ve hırka meydana çıkarılırdı.
Hırka-i Saadet’i ziyaret hırkanın sağ omuzu üzerine konan
tülbendi öpmekten ibaretti. Tülbendi her öpen anı olarak
tülbendi alır ve yerine yenisi konurdu. Başta padişah, devlet
erkânı, saray erkânı, Harem Ağaları, Enderun-u Hümayun, Zülüflü
Ağalar ayrı ayrı Hırka-i Saadet’i ziyaret ederdi. Padişah
sağında Sadrazam, solunda Kızlar Ağası olmak üzere sandığın
başında durur, bu sırada Has Odalı ağalar yüksek sesle Kuran
okurdu. Ziyaretten sonra padişah hırkayı yine altın sandığa
koyar ve kilitlerdi.
Hırka-i Saadet diye isimlendirilen Hz. Muhammed’in hırkası 1.24
m. boyunda geniş kollu siyah yünlü bir kumaştan dokunmuştur.
Ancak hırkanın üzerinde bazı eksiklikler bulunmaktadır. Hz.
Muhammed bu hırkayı Mekkeli Şair Kâab bin Züher’e hediye
etmiştir. Muaviye bin dirhem gümüş karşılığında bu hırkayı almak
istemiş, Kâab buna razı olmamış, ölümünden sonra bin dirhem
gümüş karşılığında veresesi tarafından satılmıştır. Hırka-i
Saadet Emevilere, Abbasilere, Memlukluların eline geçmiş, sonra
da Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra da İstanbul’a
getirilmiştir.
Hırka-i Saadet Dairesi’nde Uhut Savaşı sırasında Hz. Muhammed’in
kırılan dişinin bir parçası, Nakşi Kademi Şerif denilen Hz.
Muhammed’in Miraç sırasında bastığı ve ayağının izinin çıktığı
taş, Ukap diye isimlendirilen siyah renkli Sancağı Şerif, Kâbe
suyunun akması için ahşap üzerine altın kaplanmış altın oluk,
Bağdat’ta bulunan ve İstanbul’a gönderilen Mührü Saadet, Hz.
Muhammed’in teyemmüm için kullandığı söylenen Teyemmüm Taşı,
Name-i Saadet denilen İslâmiyet’in ilk yıllarında Hz.
Muhammed’in başta İran, Mısır ve Bizans olmak üzere pek çok
kişiye dine davet mektupları, Kuranların yanı sıra Mesahifi
Şerifeler, Süyuf-u Mübareke diye isimlendirilen 20 adet kılıç
bulunmaktadır. Bu kılıçların Hz. Muhammed’e, Hz. Davut’a, Hz.
Ebubekir’e, Hz.Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Zeynel Abidin’e, Hz.
Zübeyr İlmi Al Avam’a, Ebül Hasan’a, Caferi Tayyar’a, Halid bin
Velid’e, Ammar bin Vasr-ül Muays’e ve diğer kirama ait olduğu
bilinmektedir.
Bunların yanı sıra Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra
Mekke Şerifi Muhammed Ebu-l Berekât Harem-i Şerif’in anahtarı ve
kilidi, Lihye-i Saadet denilen Sakal-ı Şerifler, Hz. Musa’nın
budaklı ağaçtan asası, Hz. Muhammed’in altın yaldızlı muhafaza
içerisindeki yayı, altın ve gümüş çerçeveli Hacer-i Esved, Hz.
İbrahim’in mavi mermerden tenceresi, Bab-ü Tövbe kanadı, Hz.
Muhammed’in gaslinde kullanılan suyun şişesi, üzerinde Ayet-el
Kürsi yazılı nalınlar, Hz. Fatma’ya izafe edilen seccade
bulunmaktadır.
Topkapı
Sarayı’nın III. Avlusunda, Enderun’da Arz Odası’nın arkasında
bulunan kütüphaneyi Sultan III. Ahmet 1719 yılında yaptırmıştır.
İlk yapılışında Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere 3.515 yazma
eser burada bulunuyordu.
Kütüphane zemin kat üzerine tek katlı olarak yapılmıştır.
Kitapların rutubetten korunması amaçlanmış, ön kısmına
merdivenle çıkılan dar bir revak yerleştirilmiştir. Bunun önüne
de aynı dönemde bir çeşme yapılmıştır. Kütüphane içerisinde
okuma için gerekli aydınlatma iki sıra halindeki altlı üstlü
pencerelerle sağlanmıştır. İç kısımda duvarlar XVI. yüzyıl
çinileri ile bezenmiştir. Ayrıca kitap dolaplarının kapakları
sedef, fildişi ve kakma olarak ağaç işçiliğinin en güzel
örnekleridir. Duvarlarında da hattat padişahlardan olan Sultan
III. Ahmet’in bir yazısı bulunmaktadır.
Kütüphane içerisinde Sultan III. Ahmet’in vakfiyesi, kitapların
ilk envanter defteri ve kütüphane temelinin atıldığı bir kazma
bulunmaktadır. Bu kazma aynı zamanda Sultan Ahmet Camisi’nin
yapımında da kullanılmıştır. Kütüphanede Osmanlı Hat, Minyatür
ve Tezhip sanatının en güzel eserleri bir araya getirilmiştir.
Piri Reis Haritası da burada bulunmaktadır.
Topkapı Sarayı II. Avlusunun girişinin sağında yer alan Saray
Mutfaklarına üç ayrı kapıdan girilmektedir. Bu kapılardan biri
Kiler-i Amire Kapısı, ortadaki Has Mutfak Kapısıdır. Bab-üs Sade
Kapısına yakın olan üçüncü kapı Helvahane Kapısıdır.
Mutfaklar ayrı birimler halinde olup, iki taraftan saçaklı bir
servis yolu üzerindedir. Birun ve Enderun için yemek pişirilen
mutfakta on ayrı göz vardır. Ulufe dağıtımında ve şenliklerde de
bu mutfaklarda yemekler hazırlanmaktadır.
Mutfaklar sarayda yaşayanlar ve çalışanlar için ayrı bir düzen
içerisindedir. Padişah mutfağında yalnızca padişah için yemek
pişirilir ve çeşitli yemekler özel olarak hazırlanırdı. Padişah
mutfağında Serçini denilen bir baş aşçı ile 12 yardımcı aşçı
görev yapardı. Serçini denilen baş aşçı aynı zamanda elçi
kabullerinde ve padişahın kullandığı porselen takımların da
sorumlusu idi.
Saray mutfağı için imparatorluğun değişik yerlerinden canlı
hayvanlar, sebzeler, meyveler ve baharat getirilirdi. Oldukça
kalabalık bir kadrosu olan mutfakların asıl sorumlusu Matbah-ı
Âmire Emini olup, bu görev vezir rütbesine yakın derecede idi.
Mutfaklarda tatlıların yapıldığı helvahanelerin yapıldığı
Helvacıbaşı kalabalık bir ekiple tatlı yaparlardı. Kilercibaşı
personelin yönetimini üstlenmiştir ve aynı zamanda mutfaklarda
görev yapanların göreve getirilmeleri veya işlerine son
verilmeleri ile ilgilenirdi.
Günümüzde Kiler-i Âmire’nin kapısından girince sağ tarafta
bulunan vekilharç dairesi onarılmış ve müze atölyeleri haline
getirilmiştir. Fotoğraf atölyesi ile konservasyon atölyesi de
burada bulunmaktadır. Bunun karşısındaki kiler ve yağhane ise
onarılmış ve Müze Saray Arşivi olarak kullanılmaktadır.
Yağhane binasının yanındaki iki katlı ahşap Aşçılar Mescidi
bugün de korunmaktadır. Mescidin iki yanında aşçılar, helvacılar
ve tablakârların koğuşları bulunuyordu. Günümüzde bu mekânlar
müze teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Aşçılar koğuşunun
bulunduğu yerde yapılan binada Gümüşler, Avrupa porselenleri ve
Billûrlar teşhir edilmekteydi. 1999 depreminden sonra bu
bölümlerden Gümüş seksiyonu dışındakiler ziyarete kapatılmıştır.
Karşıda ayrı bölümler halinde müze teşhir salonları haline
getirilmiş mutfaklarda, Çin ve Japon porselenleri teşhir
edilmektedir.
Topkapı Sarayı’nın II. avlusunun Haliç yönünde, Silah Seksiyonu,
Kubbealtı ve revakların arkasında kalan alanda Has Ahırlar (Istabl-ı
Âmire) bulunmaktadır. Buraya Babü’s-Selam’ın sol tarafındaki
meyilli bir yolla ulaşılmaktadır. Yolun II. Avludan sonraki
kısmında Has Ahırların kapısı, cenazelerin çıkarılmasında
kullanıldığı için Meyyit Kapısı adıyla anılır.
Fatih Sultan Mehmed’in Has Ahırları, II. ve III. Avlu denilen
Divan Meydanı ve Enderûn’daki binalardan sonra, Sûr-ı
Sultâni’nin tamamlanması sırasında yaptırmıştır. II. Avlu’nun bu
yönünü tamamı ile kaplayan Has Ahırlarda padişahın ve
Enderun’daki yüksek rütbeli kişilerin bineceği seçme atlar
bulunurdu.
Has Ahırlar ince uzun bir yapı olup, kuzey ucunda üzeri kubbe
ile örtülü bir mekân ve onunla bağlantılı odalar, Raht-ı Hümayun
Hazinesi bulunuyordu. Burada padişah ve yüksek rütbeli kişilerin
atlarında kullanılan değerli taşlarla süslenmiş koşum takımları,
eğerler korunuyordu. Bu bölümde ayrıca, Ahır Emini ile diğer üst
düzey yöneticilerin odaları da bulunuyordu. Istabl-ı Âmire’de
(Has Ahır) Osmanlı kaynaklarından öğrenildiğine göre, 3.000’den
fazla kişi görev yapıyordu. Ayrıca sarayın bahçelerinde ve
İstanbul’un çeşitli yerlerinde bu kısma bağlı örgütlenme, tavla,
atölye ve çeşitli binalar da bulunmakta idi.
Saray
Camileri :
Ağalar Camisi, Enderun avlusunun Haliç tarafında, Has
Oda’dan evvel yer almaktadır. Padişahlar, Akağalar ve
İçoğlanların ibadeti için kullanılan bu caminin, Fatih Sultan
Mehmet döneminde (1451–1481) yapıldığı sanılmaktadır. Cami
Mekke’ye yönelik olması için hafif diagonal biçimde
yerleştirilmiştir.
Cami kesme taştan kare planlı ve tek kubbeli olup, yanında tek
şerefeli taş gövdeli yuvarlak bir minaresi bulunmaktadır.
Günümüzde Saray Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Kütüphanede
sultanların hazinelerinde sakladıkları el yazmaları ile sarayın
çeşitli köşk ve koğuşlarından toplanan son derece kıymetli el
yazma ve minyatürlü kitaplar bulunmaktadır.
Istabl-ı Amire’nin güney ucunda Beşir Ağa Camisi vardı. XVI.
yüzyılda yapılan bu caminin yanına bir de hamam yaptırılmıştır.
Buradaki caminin yerine I. Mahmut döneminde(1730–1754) Harem
ağası olan Beşir Ağa tarafından XVIII. yüzyılda bugünkü cami
yeniden yaptırılmıştır. Bu nedenle de cami Beşir Ağa Camii
olarak bilinmektedir.
Cami kesme taştan kare planlı olup, fevkani bir yapıdır. Üzeri
merkezi bir kubbe ile örtülüdür.
Sarayın mutfaklar bölümünde, Yağhane binasının yanında Aşçılar
Mescidi bulunmaktadır. Mescit, fevkâni ahşap bir yapı olup,
üzeri kırma çatı ile örtülüdür.
Sofa Ocağı denilen koğuşun ve Mecidiye Köşkü’nün yanında bulunan
Sofa Camisi’ni Sultan II. Mahmut yaptırmıştır. Kaynaklardan
burada daha önce yapılmış bir mescidin olduğu öğrenilmektedir.
Cami kesme taştan kare planlı olup, üzeri merkezi bir kubbe ile
örtülüdür. Küçük ölçüde bir camidir. Yanındaki minaresi kesme
taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.
Harem’in içerisinde bulunan Haremağaları Mescidi fevkani, kesme
taş ve tuğladan yapılmıştır. Cami yuvarlak kemerli kesme taş bir
koridorun üzerinde Harem’e bitişiktir. Kare planlı olup, üzeri
pandantifli kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür.
Cephe görünümü bir sıra kesme taş, bir sıra tuğla dizisi ile
hareketlendirilmiştir. İbadet mekânı iki yan kenarında altlı
üstlü ikişer, mihrap yanında da altlı üstlü birer pencere ile
aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıradakiler dikdörtgen mermer
söveli olup, üzerleri tuğladan yuvarlak sahte kemerlidir. İkinci
sıra pencereler sivri kemerli ve vitraylıdır.
Minare yer konumundan ötürü caminin kubbe ile birleştiği yerde,
kesme taştan ve şerefesiz olarak sembolik yapılmıştır.
Topkapı Sarayı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra 3
Nisan 1924’te müze haline getirilmiştir. Müzede geçici ve
sürekli sergi mekânları, kubbe altı, Arz odası, Enderun
Kütüphanesi, Sofa Köşkü, Bağdat Köşkü, Revan Köşkü, Sünnet
Odası, Harem, Zülüflü Baltacılar Koğuşu gibi teşhir alanları
bulunmaktadır. Bunun yanı sıra silahlar, İstanbul cam ve
porselenleri, işlemeler, hazine, kaftanlar ve padişah portreleri
gibi bölümler bulunmaktadır.
Dolmabahçe Sarayı (Beşiktaş)

İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, Boğaziçi ile Dolmabahçe
Caddesi arasında yer alan 250.000 m2’lik alanda kurulmuş olan
Dolmabahçe Sarayı, günümüzden dört yüzyıl öncesinde büyük bir
koy konumunda idi. Osmanlı döneminde donanmanın sefere çıktığı,
dönüşte karşılandığı bu koy XVII. yüzyıldan sonra doldurulmuş ve
çoğu kez de padişahların eğlenceler düzenlediği bir Hasbahçe’ye
dönüşmüştür.
Evliya Çelebi buradan şöyle söz etmiştir: “Eskiden servili küçük
bir bağ iken, Sultan Osman-ı Şehit fermanı ile donanma iki bin
kadar kayık ve mavnanın taş toprak getirerek koyu doldurmuştur.”
Aynı yüzyılda yaşamış olan Eremya Çelebi Kömürciyan, Sultan I.
Ahmet’in (1603–1617) veziri Nasuh Paşa’nın zamanında 1611–1614
yıllarında sahilin doldurulduğunu yazmıştır. Böylece doldurulan
bu alanda Sultan II. Selim (1566–1574) ilk defa burada bir kasır
yaptırmıştır. Silahtar Tarihi ile Raşit Tarihi de burada
yapılmış olan yalı ve köşklerin 1680 yılında yıktırıldığını,
çevresindeki bostanların ve yolların buraya katıldığını
yazmaktadır. Naima Tarihinde de Sultan IV. Murad’ın (1623–1640)
Sultan Ahmet Han köşkünde oturan padişahın Nefi’nin hicivlerini
okuduğu sırada yanına bir yıldırım düştüğünü ve bunu uğursuzluk
saydığı için şairi bir daha hiciv yazmamaya yemin ettirdiği
yazılıdır.
Sultan IV. Mehmet (1648–1687) ve Lale Devri’nde Sultan III.
Ahmet’in (1703–1730) buradaki eskimiş yapıları kaldırdığı ve
yerlerine yeni sahil köşkleri yaptırdığı kaynaklardan
öğrenilmektedir. Sultan I. Mahmut ise (1730–1754) Dolmabahçe
Bayırı’nda Bayıldım Köşkü isimli bir köşk yaptırarak sık sık
buraya gelmiştir.
XIX. yüzyılda Melling ile İsveç elçisi d’Ohsson’un albümlerinde
burada yapılmış olan köşk ve kasırların resimleri görülmektedir.
Bu alanda yapılmış olan köşk ve kasırların en tanınmışlarından
birisi de Beşiktaş Sahil Sarayı idi. Bu saray Sultan Abdülmecit
döneminde (1839–1861), 1843 yılında bölüm bölüm yıkılmıştır. Bu
alanda yapılan Dolmabahçe Sarayı 15.000 m2’lik bir alanı
kaplamakta olup, sarayın temelleri meşe kazıklar ve ağaç
hasırlar üzerine atılmıştır. Saray XIX. yüzyılın ikinci
yarısında Batı etkisinde gelişen bir mimari üslupta devrin
önemli mimar ailesi olan Baylanlardan, Agop Karabet Balyan ile
Serkiz Balyan’ın eseridir. Dolmabahçe Sarayı yarı kâgir bir
yapıdır. Sarayın ana duvarları taştan, iç duvarları tuğladan,
döşemeler de ahşaptan yapılmıştır. Çatı ahşap ve kurşun
kaplıdır. Sarayın deniz ve batı cephesindeki pencereler saray
camhanesinde özel olarak yaptırılmış ve güneş ışıklarını süzen
eflatun renkli camlardır. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı
renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok
süslü ahşap parke ile kaplıdır. Bu sarayın yapımından sonra
Topkapı Sarayı terk edilmiştir.

Dolmabahçe Sarayı dikdörtgen birbirlerine simetrik planlı bir
yapı olup, 285 oda, 46 salon, 6 hamam ve 68 tuvaletten meydana
gelmiştir. Denize 600 m. lik bir rıhtımı olan sarayın kara
tarafında ise biri çok süslü olmak üzere iki anıtsal, yedi de
tali kapısı bulunmaktadır. Deniz tarafında ise beş yalı kapısı
bulunmaktadır. Anıtsal kapılardan Hazine Kapısı denilen kitabe
ve tuğralı kapı Dolmabahçe Sarayı’na yönelik olan kapıdır. Diğer
anıtsal kapı Merasim veya Saltanat Kapısı ismini taşır. Hazine
Kapısına göre daha özenli ve daha büyük olan bu kapının asıl
özelliği içte ve dışta içbükey oluşundan kaynaklanmaktadır. Kapı
ard arda getirilmiş bir çift bükey duvardan meydana gelmiştir.
Buradaki içbükey duvarların uçları küçük birer kule şeklinde
yükseltilmiştir. Yapı topluluğu içerisindeki Veliaht Dairesinin
de ayrı girişleri vardır. Muayede Salonunun karşısında bulunan
giriş ise oldukça büyük ölçüde ve çok bezemelidir. Kapının iki
yanında kare planlı ayaklar ve bunları birbirlerine bağlayan
lentolar görülmektedir. Bu ayaklar son derece zengin dekore
edilmiş olup, çeşitli motifler, madalyonlar, taşlara adeta bir
dantel görünümünde işlenmiştir.
Bu kapılardan içeriye girilen saray bahçesi dört ayrı bölüm
halinde düzenlenmiştir. Bunlardan kareye yakın dikdörtgen olan
ön bahçe Fransız bahçe mimarisinden örnek alınarak
düzenlenmiştir. Köşeleri yuvarlatılmış, denize paralel sekiz
köşeli bir havuz ile daire biçimli bir göbek bahçenin ana
noktasını oluşturmuştur. Deniz yönünde uzanan bahçe ise ön
bahçenin bir uzantısı olup, saray rıhtımı boyunca uzanmaktadır.
Bu bölümde Muayede Salonu eksenine göre simetrik, oval göbekler
meydana getirilmiştir. Bunların dışında kalan sarayın diğer
bahçeleri kapalı ve özel nitelikli bahçelerdir. Özellikle
Veliaht Dairesi, Harem ve Kuşluk bahçeleri bunların başında
gelmekte olup, bahçelerin ortalarına oval veya daire biçimli
havuzlar yerleştirilmiştir. Bütün bu bahçeler yüksek duvarlarla
çevrelenmiştir.
Sarayın ana yapısı kıyı boyunca denize paralel olarak yapılmış
ve birbirine paralel üç bölümden meydana gelmiştir. Bunlar
Mabeyn-i Hümayun, Muayede Salonu ve Hususi Daire isimlerini
almıştır. Bu plan düzeni sarayın kendine özgün bir tasarımıdır.
Burada kitle ve cephe kurgularına özen gösterilmiş, ana form
dikdörtgen bir kitle görünümünü kazanmış, köşelerde yer alan
salonlar ise öne çıkarılmıştır. Böylece cephe görünümünde ölçülü
bir hareket sağlanmıştır. Sarayın ortasında diğer bölümlerden
daha yüksek ve daha gösterişli tören ve balo salonu
bulunmaktadır.
Sarayın
Muayede Salonu dıştan dışa 25x37 m. ölçüsünde kareye yakın
kitlevi bir yapı olup, içeride tek mekânlı olmasına rağmen
dışarıdan iki katlı görünümdedir. Yanındaki Resmi ve Hususi
dairelerden iki kat daha yüksektir. Nitekim bu salonun katları
birbirinden ayıran kornişi diğer binaların saçak kornişleri aynı
hizadadır. Böylece diğer yapılarla bir bağlantı ve süreklilik
sağlanmıştır. Muayede Salonu’nun cephesinde yedi aks üzerinde
yükselen kolon veya plaster çiftleri yerleştirilmiştir.
Girişteki açıklık öne çıkarılmış ve yapının daha anıtsal bir
görünüm kazanmasına neden olmuştur. Bu mekânın yarım daire
kemerli yüksek pencerelerinin iki yanına kolonlar
yerleştirilmiştir. Üst kattaki pencerelerin barok alınlıkları
altına dekoratif açıklıklar ve kolonlar yerleştirilmiştir.
Burada üç yöne doğru açılan görkemli bir merdiven Muayede
Salonu’nun anıtsallığını daha da belirginleştirmiştir.
Muayede Salonu dıştan çatı, içten basık kubbeli olup, ortasına
5,5 tonluk askı sitemine bağlı bir avize asılmıştır.
Muayede Salonu dışında kalan ve onu tamamlayan Resmi Daire
bölümü iki katlı olup, yüksek bir bodrum üzerine yapılmıştır.
Oldukça geniş mermer merdivenle çıkılan bir sahanlıktan sonra
içeriye girilmektedir. Bu giriş özel olarak belirtilmemiş ve
sade bir kapı ile yetinilmiştir. Kapının iki yanında kemerli ve
yüksek pencereler bulunmaktadır. Resmi Daire bölümü merkezi hol,
köşelerde salon gruplarından oluşan üç bölüm halindedir. Girişte
merkezi bir hol haç planlı görünümdedir. Denize dik olarak
yerleştirilmiş dikdörtgen orta mekân dört yönde yan mekânlarla
genişletilmiştir. Denize ve arka bahçeye bakan bu bölümün dar
kenarı üzerinde ön cepheden farklı daha az derin kolonlarla
hareketlendirilmiştir. Bu yapıda hafif içbükeylik yüksek
aynalarla daha da vurgulanmıştır.
Dolmabahçe Sarayı’nın en görkemli mekânlarından olan Süfera
(Elçilik) Salonu birbirine dik iki eksen üzerinde açılmış
mekânlarla genişletilmiş, merkezi planlıdır. İçerisi altın
varaklı motiflerle bezenmiştir. Tavanlarda barok üslupta kıvrık
dallardan oluşan göbekler, kartuşlar ve rozetler görülmektedir.
Bunların çevreleri akantus, meandr ve yumurta dizisi motifleri
ile çevrelenmiştir. Süfera Odasına açılan diğer köşe odaları da
aynı özende yapılmıştır. Bunlardan Kırmızı Salon olarak tanınan
bölüm denize doğru uzanmış dikdörtgen planlı bir hacimdir.
Padişahın elçileri kabul ettiği bu salon son derece gösterişli
yapılmıştır.
Resmi
Daire’nin iki plan düzenini büyük kristal bir merdiven
birleştirmektedir. Böylece her iki yapı arasında bütünlük
sağlanmıştır. Bu merdiven denize paralel dikdörtgen bir hacim
içerisine yerleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak da her iki
salonda birbirine bağlanan simetrik bir düzen meydana
getirilmiştir. Resmi Daire’den Muayede Salonu’na kadar olan
alanda da her ikisi arasında bağlantıyı sağlayan bir ara bölüm
bulunmaktadır. Bu bölüm Camlı Köşk’e bağlanan uzun bir geçitle
ayrılmıştır. Bu bölüm belirli bir plan tipine uymamakta ve daha
çok koridor ve servis merdivenleri için kullanılan bir alandır.
Hususi Daire’nin plan şeması ve mekân yapılanması ile iç
dolaşımı sarayın en karmaşık bölümünü oluşturmaktadır. Bu
bölümde altlı üstlü beşer büyük orta salon görülmektedir. Üçüncü
yalı kapısının karşısına gelen bölüm Valide Sultana aittir.
Burada giriş holü, deniz ve bahçe tarafına yönelik birer büyük
oval merdivenler bulunmaktadır. Harem taşlığı olarak
isimlendirilen bu holün güney tarafında büyük bir harem
merdiveni bulunmaktadır.
Harem bölümü denize dik doğrultuda yerleştirilmiş olup sarayla L
biçimli bir plan düzeni ile birleşmiştir. Bu bölümde büyük orta
mekânlar, kapalı özel daireler uygulanmıştır. Ortak mekânlar
haremin ortasına alınmış ve birbirlerine çift koridorlarla
bağlanmış, aralarına aydınlık hacimleri ve servis bölümleri
yerleştirilmiştir.
Haremin orta mekânları yapının ekseni üzerine dizilmiş,
birbirleri ile bağlantılı dikdörtgen salonlardan meydana
gelmiştir. Bunlar karşılıklı büyük merdivenlerle genişletilmiş
ve merdiven başlarına, köşelere toskana başlıklı düz gövdeli
yassı plasterler yerleştirilmiştir. Tavanlar geometrik
çerçeveler içerisine alınmış kıvrık dallardan oluşan çiçek
motifleri ile doldurulmuştur.
Sarayın Hünkâr Dairesi iki büyük salondan meydana gelmiş olup,
içerisindeki dekorasyondan ötürü Mavi Salon ve Pembe Salon
olarak isimlendirilmiştir. Bu salonlar barok ve rokoko üslubunda
olup bezemeleri Süfera Salonu’na benzemektedir. Tavanlarda kare
ve dikdörtgen çerçeveler içerisine alınmış manzara resimlerine
yer verilmiştir. Denize ve bahçeye doğru eyvanlarla
genişletilmiştir. Bunlardan Pembe Salon sarayın diğer
salonlarından farklı olarak kapalı ve tek bir mekândan meydana
gelmiştir. Denize yönelik geniş terasa açılan pencereleri
aydınlatmayı sağladığı gibi içeride bulunan büyük boydaki
aynalar da onları tamamlamaktadır. Bu salonun duvarları da
mimari resimlerle süslenmiştir.
Sarayı
yaptıran Sultan Abdülmecit erken yaşta öldüğünden ötürü burada
uzun süre oturamamıştır. Yerine geçen kardeşi Abdülaziz 1876
yılına kadar burada kalmış, Sultan V. Murat üç ay gibi kısa bir
süre burada yaşamıştır. Sultan II. Abdülhamit Yıldız Sarayı’nı
tercih etmiştir. Sultan V. Mehmet Reşat’ın (1909–1918) burada
oturmaya karar vermesi üzerine Mimar Vedat Bey sarayı yeniden
onarmış ve yeni bir düzenleme yapmıştır. Osmanlı tahtına 1918
yılında geçen Sultan IV. Mehmet Vahdettin (1918–1922) bir süre
burada yaşamış, 1922 yılında buradan bir İngiliz gemisine
binerek ülkeyi terk etmiştir. Abdülmecit Efendi 18 Kasım 1922’de
halife olarak buraya yerleşmiş ise de hilafetin kaldırılmasından
sonra O da saraydan çıkarılmış ve ülkeyi terk etmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924’te çıkarılan 431 Sayılı
Yasa ile Osmanlı hanedanının malları arasında bulunan Dolmabahçe
Sarayı başta olmak üzere bütün saray, köşk ve kasırlar millete
geçmiştir.
Dolmabahçe Sarayı çeşitli tarihi olaylara da sahne olmuştur.
İstanbul’a 1 Temmuz 1927’de gelen Atatürk sarayda kalmıştır.
Atatürk’ün Savarona Yatı’nda geçirdiği rahatsızlıktan sonra
25–26 Temmuz 1938’de Muayede Salonu’ndan sonra geçilen ve denize
bakan dördüncü odaya yerleşmiş ve burada 10 Kasım 1938’de
ölmüştür. Atatürk’ün isteği üzerine düzenlenen I.Türk Tarih
Kongresi 1932 yılında; I. ve II. Türk Dil Kurultayı 1932 ve 1943
yıllarında burada toplanmıştır.
Dolmabahçe Sarayı TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı
yönetiminde müze olarak ziyarete açılmıştır. Aynı zamanda da
kültür bilim tanıtım merkezi olarak işlevini sürdürmektedir.
Burada konferanslar, sergiler, bilimsel araştırmalar
yapılmaktadır. Kültür Bilim ve Tanıtma Merkezi sarayın
girişindeki Mefruşat Dairesi’nde bulunmaktadır. Bu merkezin alt
katı konferans, sergi salonu ve fotoğraf laboratuarıdır. Üst kat
basın ve yayın merkezinin kitaplık, bilimsel araştırma ve saray
arşividir. Ayrıca önündeki avlu sarayı gezenlerin oturup
dinlenebileceği bir mekân olarak düzenlenmiştir.
Sarayın Şehzadelere tahsis edilmiş kuzeyindeki Veliaht
Dairesi’nin bir bölümü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
yönetiminde, Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmiştir.
Beylerbeyi Sarayı (Üsküdar)
İstanbul
ili Üsküdar ilçesi Beylerbeyi’nde bulunan Beylerbeyi Sarayı’nın
bulunduğu yer ve arkasındaki geniş alanlar tarihte İstavroz
Bahçeleri ismi ile tanınıyordu. İstanbul’un fethinden XIX.
yüzyılın başlarına kadar geçen süre içerisinde İstavroz
Bahçeleri şehrin önde gelen mesire yerlerinden birisi idi. Fatih
Sultan Mehmet bu geniş araziyi Mir-i Alem’e temlik etmiş sonra
da bu arazi vereseden geri alınmış ve Emlak-ı Hümayun’a
katılmıştır.
Osmanlı Padişahları İstavroz Bahçeleri’ne büyük ilgi
göstermiştir. Sultan IV. Mehmet zamanında bu bahçeler en parlak
günlerini yaşamıştır. Burada birbiri ardına kasırlar ve köşkler
yapılmıştır. Sultan I. Ahmet, Şevk-ı Abad Kasrı yakınına mescit
ve yanına da devlet önde gelenleri için bazı köşkler
yaptırmıştır. Sonradan Sultan IV. Murat ismi ile tahta geçen
şehzadelerinden Şehzade Murat da burada dünyaya gelmiştir. XVIII.
yüzyılın sonlarına doğru Sultan I. Abdülhamit İstavroz
Bahçeleri’ni bölmüş ve satmıştır. Bunun sonucu olarak da
İstavroz Bahçeleri Osmanlı padişahlarının yaz aylarını
geçirdikleri yazlık olmaktan çıkmıştır.
Sultan II. Mahmut (1808–1839) Boğaziçi’nde Avrupai biçimde büyük
bir saray yaptırmaya karar verince aklına öncelikle bir
zamanların İstavroz Bahçeleri gelmiştir. Bunun üzerine çeşitli
kişilerin mülkiyetine geçmiş olan İstavroz Bahçeleri yeniden
kamulaştırılmış ve burada çeşitli dairelerden meydana gelen iki
katlı ahşap, sarı boyalı bir sahil saray yapılmıştır. Balyan
ailesinden Mimar Kirkor Amira Balyan’ın 1826–1832 yılları
arasında yaptırdığı bu sarayın çevresinde Mabeyn-i Hümayun,
Zülvecheyn, Harem-i Hümayun, Serdap Köşkü, Bendegân Daireleri,
hamamlar, mutfaklar ve Has Ahırlar bulunuyordu.
Sultan II. Mahmut 1832 yılı Muharrem ayının beşinci günü Çırağan
Sarayı’ndan saltanat kayığı ile bu yeni saraya gelmiştir.
Padişahın bu gelişini Reşat Ekrem Koçu şöyle anlatmıştır:
“…Bu esnada saray önünde demirli bulunan harp gemilerinden
toplar atılmış ve rıhtım boyunca dizilmiş Hassa askerleri de
selam resmine durmuş ve bir mızıka selam havasını çalmaya
başlamıştır.
Sultan
Mahmut merasim kıtalarını geçerek Boğaziçi’nin kendi devrinde
yapılmış ilk büyük sarayına girmiştir. Ertesi günü bütün rical,
ulema, yüksek rütbeli askerler sarayın Mabeyn Dairesi’ne gelerek
padişaha yeni sarayında mesut gümler geçirmesi temennisinde
bulunmuşlardır. Bu arada şairler birbirleri ile yarışırcasına
tarihler düşmüşlerdir. Ayıntablı Ayni Efendi Sultan Mahmut’un
Beylerbeyi Sarayı’na ilk gelişi için şu tarihi düşürmüştür:
İş bu târihi göreydi cem atardı tâcını
Nakli nev sâhil serâ kıldı şehri âli himen.”
İstanbul’a gelen pek çok yabancı devlet adamı ve gezgin
Beylerbeyi Sarayı’ndan söz etmiş, hatıralarında saraya geniş yer
vermiştir. Mareşal Moltke de Beylerbeyi Sarayı’na şöyle
değinmiştir:
“Beylerbeyi Sarayı’nın cephesi pencereden görünmez. Sarayın arka
tarafındaki bir kapıdan bahçeye girdim. Havuzlardaki mercan
balıklarını, tarhlardaki nadide çiçekleri seyir ile meşgul idim.
Bahçe birçok sedlerle arkadaki tepenin zirvesine kadar uzanıyor
ve yüksek yeşil duvarlar hududunu tayin eyliyordu. Sarayın deniz
cephesindeki pencereleri hep kafesli, kafesler sade harem
pencerelerinde olmayıp selamlık kısmı da bunlarla örtülmüştür.
Fakat harem tarafındakiler hem daha yüksek hem daha sıktır.”
Miss Pardoe de anılarında Beylerbeyi Sarayına yer vermiştir:
“Sultanın Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı
Boğaziçi’nin en zarif eseridir. Bu sahil boyunca uzanan
gayrimuntazam cepheli kâşane olup, Boğaz’ın suları pırıldayan
mermer merdivenleri yıkar. Şurada burada esrarengiz kafesli
menfezlere girer. Bina ahşaptır. Harem kısmı yaldızlı küçük
tahta kepenklerle mestur pencerelerle müzeyyen bir sıra
müselleri yüksek dairelerden mürekkeptir. İdare-i Hükümete ait
odaları sultanın şahsına mahsus salonlar ve Maiyet-i Şahanenin
işgal ettiği yerler, selamlık, sekiz köşeli muazzam bir kısım
teşkil eder ki bunun sivri damının tam ortasında yaldızlı,
uçları güneş ışığında parıldayan bir yıldızı kavuşturmuş bir
hilal vardır. Bütün bina beyaz ve sarıya boyanmıştır; bir insan
eserinden ziyade büyülenerek yeryüzüne çıkmış bir peri sarayını
andırır.
Merdivenlerin müntehasındaki mermer kapudan müzehher ve muhattar
bir bahçeye geçilir. Buradaki havuzlardan savrulan fıskiye
suları ruha sukün veren nağmelerini etrafta dağıtırlar.
Rengârenk çiçeklerin arasında kavsi kuzahın bütün elvanı ile
mülevver parlak tüylü kuşlar dolaşır. Bu güzel bahçeyi deniz
tarafındaki nazardan saklayan yaldızlı kafeslerin yanından
geçildikten sonra muhteşem bir kapıdan saraya girilir.
Sarayın
dâhili iç bakışta bir fevkaladelik arz etmez. Hemen orta yerden
Hilâlvari yükselen, bir çift merdiven, yaldızlı muazzam sütunlar
salonu nispetsiz bir biçimde küçültmektedir. Fakat hakikatte
böyle değildir. Bu salona padişahın maiyetine tahsis edilmiş ve
döşemeleri nadide ağaçlardan yapılmış, arabesk tavanlı, müzeyyen
en az sekiz geniş oda açılmaktadır.
Yukarı katta devlet işlerinin görüşüldüğü Şark ve Garbin lüksünü
mezcetmiş altın yaldızlı daireler bulunur. Burada Türk divanları
sim işlemeli kadifeler yerine Avrupakâri koltuk ve kanepeler;
Cenevre’den, Sevr’den Pompei’den, İngiltere’den, İran’dan gelmiş
türlü tezyinat, eşya, porselen, biblo halılar görülür. Bunlar
arasında Hünkâr İskelesi Muahedesi’ni müteakip Rusya Çarı
tarafından padişaha hediye edilen dünyanın en muhteşem altı
endam aynası vardır. Dairelerdeki mefruşat ve müzeyyenatın
hayalleri iki imparatorluğun armaları bulunan bu aynalardan daha
füsunkâr tesislere bürünerek in’ikas ederler. Kabartma
çiçeklerin zemindeki parlak renkli halıların salona
bahşettikleri ışık ve neşe atmosferini, pencerelerin dışında
nazarları okşayan fıskiyeler, yaldızlı kafesler teyit
etmektedir.”
Sultan Abdülmecit (1839–1861) 1851 yazında sarayda bulunduğu
sırada yangın çıkmış, yangın hemen söndürülmüşse de bunu
uğursuzluk sayan padişah Beylerbeyi Sarayı’nı terk ederek
Çırağan Sarayı’na geçmiştir. Bundan sonra saray kendi haline
bırakılmıştır.
Sultan Abdülaziz (1861–1876) tahta çıktıktan bir süre sonra eski
saraylarla birlikte Beylerbeyi Sarayı’nı da yıktırmıştır. Bundan
sonra Balyan ailesinden Mimar Serkis Balyan ile kardeşi Hassa
mimarı Agop Bey Balyan’a bugünkü Beylerbeyi Sarayı’nı
yaptırmıştır. Yeni sarayın yapımına 1861 yılında başlanmış ve
saray 1864 yılında tamamlanmıştır. Abdülaziz 21 Nisan 1864 günü
Cuma namazını Beylerbeyi Camisi’nde kılmış ve ilk defa saraya
gelmiştir.
Beylerbeyi Sarayı eskisinden daha küçük ölçüde, Avrupai üslupta
bir yapıdır. Yeni Beylerbeyi Sarayı geniş bir rıhtımın arkasında
yer almaktadır. Saray deniz köşkleri, selamlık ve harem olmak
üzere yapılmıştır. İki katlı sarayın 6 büyük salonu ve 24 odası
vardır. Sarayın birinci katı tamamen mermer, ikinci katı mermer
taklidi olup, taşları Bakırköy’deki taş ocaklarından
getirilmiştir. Simetrik bir düzenin hâkim olduğu sarayın içi ve
dışı son derece süslü ve zariftir. Odaları, salonları, tavanları
rokoko üslubunda bezemelerle süslenmiştir. Salon ve odaları
süsleyen Bohem avizelerinin benzerlerine İstanbul’da o dönemde
rastlamak mümkün değildir. Yıldız Çini Fabrikası’nda yapılan
nadide vazolar, kristal yanalar, sedef kakmalı ceviz eşyalar,
pusulalı, barometreli, termometreli, müzikli saatlerle sarayın
içerisi adeta bir masal görünümündedir.
Beylerbeyi
Sarayı’nın eski saraydan kalmış olduğu düşünülen ancak, yeterli
belge bulunamadığından yapım tarihleri kesinleşmemiş olan
yapılar da vardır. Bu yapılardan en tanınmış olanları ise Mermer
Köşk ile Sarı Köşk’tür. Mermer Köşk veya Serdap Köşkü tanınan
yapı büyük mermer levhalarla kaplanmıştır. Büyük olasılıkla eski
saraydan kalmış olan bu yapı denizden sonraki üçüncü set
üzerinde, büyük havuzun arkasındadır. Bu yapıda Sultan II.
Mahmut dönemine özgü ampir üslubunun özellikleri görülmektedir.
Toksan başlıkları, ince uzun yüksek plasterler cepheye düzgün ve
eşit aralıklarla yerleştirilmiştir. Bunun dışında cephe
görünümünde başka bir dekoratif unsura yer verilmemiştir. Köşkün
ortasında büyük bir salon ve iki yanında da birer oda, arkasında
da küçük servis bölümleri bulunmaktadır. Son derece sade bir
planı olan bu köşkün orta sofasında büyük oval bir havuz ve
selsebil bulunmaktadır. Köşkün duvarları somaki taklidi
mermerlerle kaplıdır. Tavanlara da çerçeveler içerisinde hayvan
ve av resimleri yapılmıştır.
Sarı Köşk’ün yapımı konusunda kesin bilgi olmamakla beraber,
Sultan II. Mahmut döneminde yapılan saraydan arta kaldığı
sanılmaktadır. Sarayın kuzeydoğu köşesinde dördüncü set
üzerindeki bu köşk, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kâgir
olarak yaptırılmıştır. Köşkün ortasında giriş, barok bir
merdivenle çıkılan büyük bir salon, iki yanında da birer büyük
oda bulunmaktadır. Plan düzeni dışarıya taşkın haçvari
çıkıntılıdır. İçerisi geometrik çerçeveler içerisine alınmış,
stilize edilmiş bitkisel motifler ve romantik denizle ilgili
resimlerle kaplanmıştır.
Sarayın güney kanadında uzun bir rampa ile çıkılan, üçüncü set
hizasındaki düzlükte Has Ahır bulunmaktadır. Rıhtımdaki deniz
köşkleri ile benzerliği olan Has Ahır’ın yeni Beylerbeyi Sarayı
ile birlikte yaptırıldığı sanılmaktadır. Ahırın girişten sonra
ince uzun bir koridoru, bunun iki yanında da ahır bölümleri
sıralanmıştır. Sultan Abdülaziz sarayın set set bahçeleri
arasına içerisinde aslanların da bulunduğu bir de hayvanat
bahçesi eklemiştir.
Beylerbeyi Sarayı’nda birçok tarihi kişi misafir edilmiştir.
İran Şahı Nasireddin Şah, Karadağ Prensi, Ayestefanos
Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelen Grandük Nikola bunlar
arasındadır. Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahatini, Fransa
İmparatoru III. Napolyon iade etmiştir. İmparatoriçe Eugenie
Beylerbeyi Sarayı’ndaki misafirliğinden anılarında uzun uzun söz
etmiştir.
Eski
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey “13 Asr-ı Hicri İstanbul Hayatı”
isimli kitabında İmparatoriçe Eugene’nin Beylerbeyi Sarayı’nda
geçen günlerinden söz etmiştir:
“İmparatoriçe Türk kadınları usulünde yıkanmayı arzu ettiğinden
en maruf hamam ustalarından İstavroz Hamamı’ndaki Vesile Hanım
celbedilerek sarayın hamamında müşarünileyhâyı eli ile
yıkamıştır. Vesile Hanım Eugenie’nin güzelliğini, endamının
tenasübünü, bâhusus billür gibi vücudunu söylemekle bitiremezdi.
Bu kadının dediği gibi İmparatoriçe hakikaten pek güzeldi.
Vesile Hanım bellediği birkaç kelime Fransızcayı karışık bir
şekilde söyler, İmparatoriçe de pek çok gülermiş. İmparatoriçe
giderken kendisine haylice hediyeler vermiş olduğundan bu parayı
sermaye yapıp bohçacı olmuş ve hamam ustalığını terk etmişti.”
Sultan II. Abdülhamit (1876–1909) Beylerbeyi Sarayı ile
ilgilenmemiş ve Onun zamanında saray kapalı kalmıştır. Tahttan
indirilip götürüldüğü Selanik’teki Alatini Köşkü’nden sonra
Yunanlıların Selanik’e yaklaşması üzerine Beylerbeyi Sarayı’na
getirilmiştir. Abdülhamit sarayın bahçesine bakan ve annesinin
öldüğü odayı kendisine seçmiştir. Böylece II. Abdülhamit
hayatının son günlerini burada geçirmiş, 1918’de de burada
ölmüştür.
İbrahim Paşa Sarayı (Eminönü)
İstanbul
Eminönü ilçesi, Sultanahmet Meydanı’nda bulunan İbrahim Paşa
Sarayı XVI. yüzyıl Osmanlı mimarisinin önemli yapılarından biri
olup, Hipodromun oturma kademeleri üzerinde bulunmaktadır. Yapım
tarihi kesin olmamakla beraber, bu yapı Kanuni Sultan Süleyman
tarafından 1520 yılında on üç yıl sadrazamlık yapan İbrahim
Paşa’ya hediye edilmiştir.
Evliya Çelebi bu sarayla ilgili olarak; “En büyük saray, At
Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’dır. Bu zat Kanuni Sultan
Süleyman veziridir. Bu sarayın yarısı bölünüp padişahlara mahsus
saray yapılıp, has gılmandan ikinin kadar zülüflü padişah gılamı
vardır. İstanbul’da bundan büyük saray yoktur” demektedir.
İbrahim Paşa Kanuni Sultan Süleyman’ın 13 yıl sadrazamı olmuş,
1524 yılında evlenme töreni burada 15 gün 15 gece sürmüştür. Bu
nedenle sarayın mehterhane bölümünde Kanuni için özel bir taht
kurulmuştur. XVII. yüzyıl ortalarına kadar Acemi Oğlanlar Ocağı
olarak kullanılmıştır. Sultan III. Murat’ın kızı ile evlenen
Bosnalı İbrahim Paşa’nın mülkiyetine geçmiştir. Bunu Selaniki
Tarihi şöyle anlatmaktadır:
”İbrahim Paşa Hazretleri’ne Atmeydanı sarayı temlik olunduğudur.
Ve sene-i merküme zilkadesinin aharında Padişah-ı gerdun vekar
Hazretleri teksire-i Hümayun gönderup vezir-i mükerrem İbrahim
Paşa’ya Atmeydanı’nda olan eski İbrahim Paşa Sarayının
İçoğlanları sakin olduğu yerden maadasını hibe ve temlik ettim,
hüccet-i şer’iye yazulsun ve mülknâme verilsün buyurup ve iç
sarayının tamir temrinine şürü olunmak ferman olundu.”
İbrahim Paşa Sarayı kaynaklardan ve minyatürlerden öğrenildiğine
göre; At Meydanı’nda (Hipodrom) yapılan şenlik, Sultan III.
Murat şehzadesi Mehmet’in sünnet düğünü gibi olayların y